www.halkintakimi.com fanzinidir

26 Ağustos 2009 Çarşamba

7.Sayı Kapak

İçindekiler

BİZDEN





BİZDEN…

Birinci yaşımızı, 1 Mayıs’ta, Taksim 1 Mayıs Alanında kutladık emekçilerle el ele.

Kapak konumuzu bu kez Radikal yazarı Erkan GOLOĞLU yazdı. Kendisine teşekkür ediyoruz.

Profesyonel futbol takımımızın emeklerinin karşılığını şampiyonluk kupasıyla taçlandıracağı güne doğru hızla ilerliyoruz. 2. ligde mücadele eden Erkek Voleybol Takımımızın 1. lige çıkışını kutlamaya başladık bile.. Bunun yanı sıra Yıldız atletlerimizin ve B Genç futbol takımımızın şampiyonlukları ve kürekçilerimizin madalyalarıyla gururlandık.

Sevgimizin sokaklara taştığı bir günde “güvenlik nedeniyle” emniyetli bir biçimde kanadı kırılan kartalımız Cem Yakışkan, kadim dostu, mücadele arkadaşı Yumurtakafa Yılmaz’la sohbet etmiş. Biz de sizler için dinledik.

Gurbet kartallarımızdan Namık Kartaloğlu’nun aklına ise bu yoğun gündemde her ne hikmetse çocukluk yıllarında oynadığı topacı düşmüş. Tutmuş bizlere, yöresinde deleme denilen topacı ballandıra ballandıra anlatıyor. Ne diyelim; biz dinledik, siz de dinleyin.

Yumurtakafa Yılmaz bu kez çift vuruşu Obama güme kullanmış. Hakem düdüğü bekle demişti ama Yılmaz’ın ne düdükleri duyacak ne de dinleyecek hali var.

Şampiyonluk nedir biliyoruz. Peki şampiyonluk kültürü nedir? Cevabı Ümit Bayezit vermiş

Eski dostumuz Kenan Özcan yaşadığı ve yaşattığı toprak saha ruhunu ezen bir konuyu gündeme taşıyor bu sayımızda.
Ortak takımımız milli takımın nasıl sponsor takımı haline geldiğine dair nefis bir analizini görmezden gelemezdik; sizler de görün istedik.

RTIIK (Rinkeby Tensta International Idrott Klubb) Kız futbol takımı oyuncusu-kaptanı olan Humma Yakobi 16 yaşında Afganlı bir genç kız. 4 Mart günü Stockholm Spor Federasyonu’nun Folksam husetteki Burs ödülü, kız futboluna olan tutkusu, kız futbolunun popüler olmayan ülkelerden göç eden kız futbolcuların yolunu açmak için tepkilere inatla karşı duruşundan dolayı Humma’ya verildi. Namık Kartaloğlu’nun Bu konudaki gazete haberlerinden derleyerek bizler için hazırladığı çevirisini sayfalarımızda bulabilirsiniz.

Hemşehrisi Kazım Koyuncu’ nun aramızdaki dinmeyen sesi İsmail Hakkı Demirel kara ile denizin arasını açan Karadeniz sahil yoluna kazma vurmaya çalışıyor yazısıyla. İsmail’in bu güzel makalesini sizlerle paylaşıyoruz.

Mustafa Fatih Ekici yöresinin takımı Erzurumspor’un tribün lideri Zafer’le uzun bir söyleşisini göndermiş bize. Dadaşların tribünlerinden gelen bu sesi sizlerle paylaşmak istedik.

Şekeri eksik tatlı! Ahmet Durmaz’ın kız arkadaşıyla başını belaya sokacak gibi görünen bu yazısını özel izinle ve endişeyle yayımlıyoruz. Haydi hayırlısı.

Utkan Çalışkan maç öncelerini yaşamış, gözlemlemiş, gülmüş ve yazmış.

Halkın Takımı Atölyesinde bu sayımızı Levent İşbilen kardeşimizin “Sürgündeki Tanrıça” öyküsüne ayırdık. Zevkle okumanızı dileriz.

Bunların dışında Gökhan Gürgan’ın son iki aya ilişkin analizini ve Aykut İlker Mete hocamızın satranç dersleriniher zaman olduğu gibi dergimiz sayfalarında bulabilirsiniz.

Bahattin Baba - Neyzen buluşması ise geçtiğimiz ayın en önemli olayıydı.

2. Yaşımızı çifte şampiyonluğumuzla birlikte kutlayacağımıza olan inancımızı vurgulayarak 8. sayımızda buluşmak üzere.

Kapak konusu /Erkan GOLOĞLU

















YAKINDAN KUMANDA
Erkan GOLOĞLU

Halkın Takımı

Bizim nesil solcuların futbol sevgisi, tamamıyla illegalite üzerine kurulmuştur. 70’li yıllardan söz ediyorum. Futbolla bir tür yasak aşk yaşardık. Sadece çok yakın arkadaşlar birbirlerinin tuttuğu takımı bilir, ama pazartesi sabahlarına ‘haftanın kritiği’ni taşımaya cesaret edemezdik. Ne de olsa futbol, din gibi halkın afyonuydu.

Amatör kümede Çalışkanlar’ın hiç bir maçını kaçırmayan Taci, işçi gençlikten bir çocuktu. Her ikisinin de tadını bildiğinden olsa gerek, “Harbiden de futbol, afyon gibi Erkan ağbi” diyordu.

Gerçi hayat da doğrusu, hem çok hızlı, hem de çok farklı mecralarda akmaktaydı. Futbol, hayatı ve dünyayı değiştirmeye çalışırken, zaman ve zemin olarak oynamaya müsait değildi. Yalandan dolandan bahar turnuvaları filan bazen düzenlenirdi ama, o da örgütlemenin aracı olarak...

Bu heyecanın su yüzüne çıkmasına vesile olan şey, ne yazık ki 12 Eylül oldu. Hem içerde, hem de dışarda bizim nesil ufaktan ufağa taraftarlığını hatırlamaya başladı. Gizli buluşmalar yerini, orta yerde sarılıp öpüşmelere bıraktı. Zaman zaman, teşkilatın ağır ağbilerini kızdıracak kadar “Seviyorum ulan var mı ötesi” durumlarına da şahit olduk ama bunlar bile hoşgörüyle karşılandı. Her şeyde olduğu gibi bu mevzuda da kısa zamanda açıklarımızı kapatarak, diplomasız teknik direktör olacak kadar kendimizi geliştirdik.

Fazla malumatfuruşluk yapmayayım. Meraklısı, İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Futbol ve Kültürü’ kitabında, Adnan Bostancıoğlu’nun ‘Futbol ve Solculuk’ yazısını bilhassa okusun.

Bu kadar lafı, 1 Mayıs’ta Taksim Alanı’nda açılan bir pankartı gördüğüm
için ettim. 32 yıl sonra, ‘makul azınlık’la girilen alanda ‘Halkın Takımı’ pankartını açanlara gönülden selam etmek için, hatıralarımı da yardıma çağırmam gerekti.

Halkın Takımı, Beşiktaşlı bir taraftar grubu. Aynı adla çıkardıkları bir dergi var. Şahsen keyif alarak okuduğum bir dergi. Ayrıca internette forum sayfalarını da takip edebilirsiniz.

Ama bu 1 Mayıs’ta yaptıkları, hat-trick ötesidir. Her birimizin futbolu sevmeye başladığı o güzel günlere vefalı olmak, ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi. Taraftar olmanın, hayata taraf olmak, hayatın hafızasına sahip çıkmak, en önemlisi vicdan sahibi olmak anlamına geldiğini bize gösterdiler.
Takımları şampiyon olsun olmasın, bu sezonun şampiyonu, tartışmasız Halkın Takımı’dır. Hem de açık ara!

(5 Mayıs 2009- RADİKAL)

Cem Yakışkan söyleşisi/Yumurtakafa YILMAZ

Cem, semtte doğup yaşayan ve bu tribüne hayat vererek çArşı oluşumunu buralara taşıyan emekçilerden birisin. İlk gittiğin resmi müsabakayı hatırlıyor musun? Bu aşk sende nasıl başladı?
1977 yılıydı sanırım, mahalledeki arkadaşlar ile birlikte bir BEŞİKTAŞ-Bolu maçına gitmiştik. O zamanki kadromuzda meşhur Zekeriya, Kör Tuğrul ve rakiplerin “Şaban mööö mööö mö” diye bağırdığı Şaban vardı. Cüneyt (kardeşim), Talip ve Onur ile birlikte gitmiştik ve maçı da 2–1 almıştık. Golleri kimin attığını sorma hatırlamıyorum belki Paunoviç atmış olabilir.

Pekala sormayacağız. Unutamadığın maç hangisi desek.
1981 yılında şampiyon olduğumuz yıl sondan ikinci maçımızdı sanırım. Sıkıyönetim zamanı, sokağa çıkma yasağı var. Sabah 05.00’den sonra çıkılabiliyor. Dayanamadım, sabah saat 04.00’de kalkıp çıktım sokağa. Ara sokaklardan ve ağaçların aralarından saklanarak İnönü Stadına vardım birde ne göreyim? Kuyrukta benden hariç yaklaşık 500 taraftar daha var. O zamanlar maçlar 14.00’de oynanıyor ve maç biletini sadece stattaki kuyruklara girerek alabiliyorsun. Netice olarak Trabzon ile golsüz berabere kaldık; ertesi hafta da Eskişehir’i yenerek şampiyon olduk. O yasaklı dönemlerde BEŞİKTAŞ sevgisini yüreğinde taşıyanlar yasak falan dinlemeden, her şeyi göze alarak sabahın erken saatlerinde maça girmek için kuyrukta yerlerini almışlardı ve maçın başlamasına 3 saat kala da kapılar kapanmıştı.

Bildiğimiz kadarıyla Cüneyt ile kardeşsiniz. Efsane Başkan OPTİK yanlışlıkla Cüneyt’i karnından bıçaklamış; nasıl oldu bu olay anlatır mısın?
Henüz gençliğe ilk adım atış dönemlerimizdi. Hepimizin elinde, cebinde emanet var; yani moda gibi bir şey o sıralar. Emanetleri çıkardık şakalaşıyoruz derken Cüneyt optiğe doğru yükseldi. Biz gülüyoruz falan, bir baktık bıçak kanlı. Cüneyt’ te farkında değil. Deri kesilmiş ve bağırsakları sadece ince bir zar tutuyor. Korktuk, hemen bir eczaneye koştuk. Eczacı acilen hastaneye gitmemiz gerektiğini söyledi. Atladık taksiye ki o esnada zar yırtıldı ve bağırsaklar dışarı förtleyiverdi. Biz elimizle bağırsakları tekrar Cüneyt’in karnına sokmaya çalışıyoruz. Paniklediğimiz için olayın vahametinin farkında değiliz. Bir de eve hesap verme durumu var tabii. Neyse, Cüneyt üç ay çile çekmek zorunda kaldı.

Tribünde belli bir saygınlığın ve demokrat bir yapın var. Bu nasıl oluştu anlatır mısın?
Biz daima garibanlara sahip çıkmaya çalışan, vicdani bir tutum izledik. Bu da bizim halkın içinden biri olmamızdan kaynaklı bir durum. Tribüne emek verenler hep garibandı. Farklı siyasi görüşten olsak ta herkes ile birleştiğimiz noktalar vardı; en başta da BEŞİKTAŞ sevgisi olmak üzere. Birbirimizin düşüncelerine saygı duymayı hayatın içinde öğrendik. Bizatihi halkın ta kendisiyiz yani. Örneğin şu an mecliste hala beni temsil edecek bir parti görebilmiş değilim. Ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ü değişmez önder olarak görüyorum ve benim nazarımda öyle de kalacaktır; kimse bunu değiştiremez. Bu konuda tüm arkadaşlar ile hemfikir olduğumuzdan tribüne siyaseti sokmamaya çalıştık.

Yönetimin tutumu ile stadın yenilenmesi hakkındaki görüşünü alabilir miyiz?
BEŞİKTAŞ yönetimini başarılı bulmadığımı söyleyeyim evvela. Başarının göstergesi nedir diye sormak lazım. Tabii ki yok ancak Başkan çok iyi bir BEŞİKTAŞ’lı. Bu devirde kim cebinden çıkarıp 50–100 milyon TL. verir? Başkanın seçim tercihleri hatalı, kimse elini cebine atmıyor ve biraz da şanssız sanırım. Yine de BEŞİKTAŞ’ımıza kazandırdığı yatırımlar -ama hatalı, ama eksik- çok önemli çalışmalardır. Tek başına da ancak bu kadar çevirebiliyor. Şunu söyleyeyim bazı şeyleri çok iyi öğrendi. Gerçi pahalıya mal oldu ama neylersin.

Gelelim stadın yıkılıp yeniden yapılması meselesine. Biz istesek de istemesek de stadımız (mabedimiz) gerek beton ve gerekse demir açısından çürümeye başladı. Tamirle falan olacak işler de değil bunlar. Yani yapı itibariyle her geçen gün güvenilirliğini yitirmekte.
Eğer yenileme çalışması yapılacaksa başka bir projeye gerek yok. Biraz kapasiteyi arttırarak ruhunu kaybetmeden şu anki projeye uygun yapılabilir. Belki gözden kaçan bir şey var. Deniz ve kara trafiği açısından Türkiye’ de en kolay ulaşımı olan stat bizimkidir.

Geriden gelen genç nesli nasıl değerlendiriyorsun?
Ben yeni nesilden umutluyum, hepsi de pırıl pırıl. Birkaç tane kardeşimizin eksik hareketleri olabilir onu da zamanla düzelteceklerdir. Biz sadece BEŞİKTAŞ’ı sevdik. Herhangi bir menfaatin peşinde olmadık. Aksine hep fedakarlıkta bulunan biz olduk. Bazıları soruyor “ Onlar BEŞİKTAŞ’a ne verdi?” diye. Vallahi kendisi ne vermiş ki anlayabilmiş değilim ama bizim kuşak hayatını verdi ve tek bir adımımızda dahi pişmanlık duymadık. Aynı bedeli, aynı arkadaşlar ile birlikte seve seve yine öderim.
Sadakate her zaman önem vermişimdir. Gençlere tavsiyem; beni ya da bir başkasını değil sadece BEŞİKTAŞ’ı sevsinler. BEŞİKTAŞ’lılık duruşu budur ve yakışanı da budur; onu söyleyeyim. Emek vermeden de bir şey elde etmenin tadı tuzu olmaz ve değerlerini koruyamıyorsan artık başkalaşıyorsundur bu nedenle her kes başarı için çok çalışmalı.

Birçok arkadaşımız şu an aramızda yok. Takip ettiğimiz kadarıyla her fırsatta mezarlarını ziyaret ediyorsun. Kaybettiğin arkadaşların arasında en çok hangilerine üzülüyorsun?
Öncelikle bütün arkadaşlarım benim için değerlidir. Dedim ya sadakate çok önem veririm. Ancak Cüce AYHAN, Pembe HASAN, Koko CAVİT kaybettiğimiz arkadaşlar içerisinde en çok üzüldüklerim. Bazen bu arkadaşlar ile birlikte aç kaldığımız dönemler de oldu, bazen bir simidi paylaştığımız anlar da. Bu arkadaşlar yokluk ve yoksulluk içinde yaşadı. Sahipsizlikten ve çaresizlikten kaybettik onları. O süreçte imkânlarımız kısıtlı olmasına karşın çok çaba gösterdik ama yetmedi. Nitekim tercih hakları yoktu. Optik, Soner ve Serkan; hepsi de benim için değerliydi. Optik dışarı çıktığında herkes gibi ben de umutluydum ama olmadı işte… Sadece onları değil, ben hala Façalı Ali ile Aykut’unda mezarlarını ziyaret ederim.

Gelelim Kayseri maçındaki kolluk kuvvetlerinin tutumu ile Alen’in özür meselesine. Bunlar için ne diyorsun?

Kolluk kuvvetlerinin gerçekleştirdiği şiddet çok gereksizdi. Ben konunun dışında olduğum halde taraftarların önüne geçerek yatıştırmaya çalıştım. Bu sefer polisler panikledi ve her şey bir anda oluverdi, haliyle hedefte olan da ben oldum. Yere düştüğüm zaman kolum kırıldı 3–4 haftadır alçıda. Bizim açımızdan da özür dilemeyi gerektirecek bir olay yok. Olayı şişe atan taraftarlar başlattı diyorlar, böyle bir şey yoktur. Bence polislerin gereksiz yere kimyasal silah kullanmasından kaynaklandı her şey. Şölenimizi zehir etme konusunda ellerinden geleni yaptılar ve maalesef yine bizi haksız çıkardılar. Alen’in durumu ise her zamanki gibi işte, yorum yapmaya gerek yok. Ben de yorum yapmıyorum.


Geleceğe ilişkin ne gibi düşünceler taşıyorsun? Umutlu musun?

Geleceğe ilişkin birçok düşüncem var. Hepsini değil de bir kaçını anlatayım. Kulüpte söz sahibi olmak için kulübe üye olmak lazım ve o üyelerin de aidatlarını eksiksiz, sektirmeden yatırması gerekir. Hatalı kararlar yüzünden takımın taraftara sattığı ürün kazancı çok düşük kalıyor. Bu sefer de ne oluyor? Akla hayale gelmeyecek şekilde ruhunuzu parayla satın almak isteyen tekliflerle sponsorlar devreye giriyor. Bu işleri sponsorlardan alınacak paraya bırakırsak para gelir belki ama karşılığında biz ruhumuzu kaybetmiş oluruz. Bu sorunları çözüm planları ile birlikte ele almamız için üye sayımızı yükseltmemiz ve önerilerimizi dikkate aldıracak güce erişmemiz gerekir.

Dejenere olmuş kirli ilişkiler ile ortak hareket edilmemesi gerekir. Sonuçta bu işler gönül işidir. Şu an altyapımız tam bir felaket. Dışarıdan alınan sponsor paraları bize hiçbir şey veremeyen pahalı oyuncaklara gitti. Adı sanı duyulmayan oyuncular medya tarafında şişirilerek getirildi ve birilerine çok paralar kazandırıldı. Sonuçta da hep kaybeden Başkan ve biz olduk. Dikkat edin dünyanın hiçbir yerinde rekabeti kaybedenlerin yanında hiç kimse olmaz. Bu sadece BEŞİKTAŞ’lılara özgü bir şey. Bazıları acıları zevke dönüştürdüğümüz kanısına kapılıyor ki bu daha büyük bir hata. Bu, camiamızın sadakate ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Önemli olan bu sevgiye layık oyuncularla bu işi götürmekte. Ruh dediğimiz de budur esasında.

Son olarak konumuzun dışında bir şey sormak istiyoruz. Bildiğimiz kadarıyla Büyük BEŞİKTAŞ çArşısı içinde bulunan Postanenin bulunduğu katta işlettiğin bir mağazan var. Ekonomik kriz seni de etkiledi mi? işleriniz ne durumda?
Vallahi esnaf olup da işi iyi olan çok azdır herhalde. Kapitalizmin beşiği ABD’de başlayan ve tüm dünyayı etkileyen bu kriz maalesef işlerimizi durma noktasına getirdi. İşin ilginci parası olan da alış veriş yapmıyor. Mağazamızda fiyatlarımızı yarı yarıya indirdik, en azından masrafları karşılayalım diye maalesef o da olmadı. Bakalım nereye kadar dayanabileceğiz. Biz de bilmiyoruz.

Bu kadar yoğun bir zamanda HALKIN TAKIMI’na zaman ayırdığın için teşekkür ederiz. Umarız BEŞİKTAŞ’ımız bu sene ipi göğüsleyerek şampiyon olur. İşlerinde de bol kazançlar dileğiyle… Allah yardımcımız olsun.
Sağolasın, ben de başarılarınızın devamını diliyorum.

Tırtır deleme/Namık KARTALOĞLU

Tırtır deleme

Hepimiz topaç oynamışız. Benim evde şu an bile (45 yaşındayım yani eşşek kadar herifim) halen topaç bulunduruyorum ve bazen oynarım da.

Topaç oynamak bir sanattır. Sadece topacı yere atıp dönmesini beklemek değil olay, tam yalpalayacağı zaman sicimle ucundan dokundurup bir daha onu süratlendirmek. Hani kaşkolumuzun ucu boynumuzdan sarktığı zaman şöyle yana savurarak tekrar boynumuza atarız ya o şekilde sicimi topacın çivisine sarıp yukarı doğru hızla çektiğimizde topaç yerden havaya doğru fırlar ve elimizin ayasına kondururuz. Gerdiğimiz el ayamızda bir süre döndükten sonra (hoş bir duygusu olur dönme esnasında, elimizi gıdıklar) ve orada yalpalamaya başladığı zaman sicimimizin ucuyla topaca çelme atarız ve sicimin ucundan aşağı iner. Sicimin dönüş noktasına geldiğini hissetmek bir sanat olayıdır. O anı hissetmek için bir yüz saat sürekli topaç çevirmek gerek. O dönüş noktasına geldiğinde yukarı doğru sicimi çektiğimizde topaç bu defa yukarı doğru sicimi okşayarak çıkar ve bunu en çok ve sürekli yapan mahallenin Topaç çevirme ustasıdır. Ben ancak 15, taş çatlasın 20 defa çevirebiliyordum. Mahalleden öyle arkadaşlarım vardı ki onlar topaç cevirmeye başladıklarında biz eve yemek yemeye giderdik, gelirdik ve onlar halen devam ediyor olurlardı. Yani eğlenen onlardı biz değil.

Topacın kalitesi
Birinci faktör: Topacı yapan ustanın ustalığından gelir. Topaç ağaç ve at nalı çivisinden yapılır. Topacın ağacı huni şeklinde yapılır ve tepesi yuvarlaktır. Yuvarlak kısmı huni kısmın ortasına oturmalı, eğer o yuvarlağın merkezi huninin sivri merkeziyle paralel değilse o topaç yalpalar. Ağacında düğüm olmamalıdır çünkü düğüm diğer bölümden daha sığ olduğundan düğüm olan taraf ağırdır ve topacın dengesini bozar; yine yalpalar.

İkinci faktör: Topacın çivisinin çakılacağı merkez tamamen dik olmalı yoksa o da dengeyi bozar. Yalpalama kaçınılmazdır.


Üçüncü faktör: Çivi dik olmalı, dik olmayan çivi yalpalar ve topacınız döndüğü süre içinde hep sarhoş sarhoş döner.

Yukarda saydığım özellikler topacı yapan ustanın ustalığına bağlıydı. Bir de bizim ustalığımız veya emeğimiz vardı işin içinde ki bu emek bence hiç de göz ardı edilmeyecek bir emekti çünkü o topaç kişilik kazanırdı kullananın elinde.

Küçücük bedenlerimizi taşır esnaflar sanatkârların çarşısına inerdik. Orda topaç satan dükkânları gezerdik. Topaçta kullanılan ağacın ne ağacı olduğunu bilmediğimiz halde, elleyerek kalite kontrolünden geçirirdik. En nihayetinde, saatler sonra topaç alınmış olarak koşa koşa eve gelinirdi. Daha yapacak çok iş vardı.

Topaç marangoz amcadan dilenilen zımpara kâğıdıyla güzel bir zımparalanırdı. Ardından renkli kalemlerle üstü işlenirdi. İşlenilen resim özel bir tasarımdı çünkü döndüğünde o resimden de bir şeyler çıkmalıydı topaçta. Sonra analardan ceviz alınır, cevizler kırılır, havanlarda dövülür, ufaltılırdı. Bir beze serildikten sonra topaç iyice ovulurdu o ceviz tozuyla ve o topaç bir mobilya ustasının yaptığı ustalıkta cilalanmış olurdu. Artık kullanıma hazırdı. Bu boya cila süresi de bir iki gün sürerdi. Bazı oto fuarlarında görülen açılışlar gibi topaç da gösterime hazırdı artık…

Her şehrin veya bölgenin topaç için bir ismi vardır. Biz Deleme derdik. Ucu eğri delemeye de Tırtır deleme derdik; sürekli yalpaladığı ve ne zaman ne yöne kayacağı belli olmadığı için.

Bu yazım tüm tırtır delemelere ithaf edilmiştir.

Medeni ittifak/Yumurtakafa YILMAZ

MEDENİ
İTTİFAK

Medeniyetler ittifakı (Mİ) Türkiye ve İspanya Hükümetlerinin girişimleriyle Birleşmiş Milletlerin (BM) himayesinde 2005 yılında kurulmuş. Burada sözde amaç; çeşitli kültürleri bir araya getirmeye çalışmaktır. Sonuç olarak da insanların beklentisinden uzakta, halklara fiili hiçbir fayda sağlamayan toplantılar yapılmaktadır.

Halkların arasında hiçbir sorun olmadığı halde emperyalist sömürücüler ile onların işbirlikçi yöneticileri geçici olarak ırkçı yaklaşımları rafa kaldırmakta, çıkar çatışmalarını yine geçici olarak uzlaşıya bırakmaktadır.
Neden ?

Ürettikleri mala pazar bulmak ve kazanç ağını daha fazla genişletmek için. Peki, neden ırkçılığı tamamen kaldırma çalışması yapılmıyor? Rekabet! Evet evet.

“Sınırlar, kotalar, yasaklar olmadı, gerekirse halkları birbirine kırdırma politikası da elimizin altında bulunsun. Her şey kutsal menfaatler için.”
Obama, ülkemize turistik seyahat amacıyla mı geldi sanıyorsunuz! Ve tamda onun geldiği tarihlere denk düşen “Medeniyetler İttifakı” toplantıları yapılıyor. Ne diyor Obama; Her şey değişiyor, değişime ayak uydurun. Peki, ABD politikaları değişiyor mu? Hayır. Sadece kendisine yeni Pazar yollarının açılmasını talep ediyor. Malum, Rusya,İran ve Çin üzerinden bir yerlere ulaşması zor. İşte böyle, al sana sıcak bulduğun Obama usulü yaklaşım.

Al sana, Medeniyetler arası itti-fuck yaklaşımı.

ABD’li General Smadley D. Butler 1920’lerde emekli olurken özeleştiri yapıyor. “Bütün hizmetim süresince şerefler, madalyalar, terfilerle karşılandım. Geriye baktığımda, kendimi mafya lideri Al Capone’den daha beter hissediyorum. O şantajını sadece 3 şehrin mahallelerinde sürdürebiliyordu. Biz deniz piyadeleri 3 kıtada cirit atıyoruz.”

Kime hizmet amacı taşıyor tahmin etmek zor olmasa gerek. Peki ya 90 yıl sonrasında değişen ne oldu?

Küba halkını anlatan “Dinle Yankee” kitabından bir alıntı aktarmak istiyorum;

“Her inanan gibi bizlerde günahın ne demek olduğunu pekala biliyorduk. Ama günah, para demekti. 12–14 yaşlarındaki kızlarımız için, genelevlerin iğrençlikleri yoksulluktan daha iyiydi. Eski Havana, sizin soğuk kışlarınızdan uzaktaki tatil yerlerinizdi. Ancak; dolarlarınıza uzak değildi.

Önce ABD dolarınız geldi sonra da ABD bayrağınız.

Bizim yönetenlerimiz hırsız ve uşak, sizin kapitalistleriniz ise ABD’nin başları yukarda şerefli insanları. Bizler ise her ikisinin köleleri. Bizim tarihimizi yapan ve bizim hayat yolumuzu çizen, kendi yaptıklarımız veya yapamadıklarımız değil. O, ABD’de masa başlarındaki pazarlıklarda kararlaştırılmıştı.

Biraz uzun oldu ama neylersin herkes için itti-fuck. Önce borçlandır, sonra köleleştir, sonrada sömür.

Endüstri-futbol bizim tabirimiz ile endüstriyel futbol. Galiba bu konuyu tekrar tekrar yazmamız gerekecek.

Önce borçlanıyorsun, sonra bağımlı hale geliyorsun, sonrada zenginliklerini kaybediyorsun. Üstelik tüm bu olanları, “her şeyin hayırlısı” diyerek karşılıyorsun.
Global, liberal ve vahşice planlanan bu sistemin küçük bir prototipi üzerimizde sınanıyor gibi değil mi?

İşte;

biz bütün bu olan biteni görerek hareket ediyoruz. Ve birileri de bizi çok iyi görüyor olacak ki ! 4 Mart da bunu jop, su ve gazlayarak ifade etti.
Tek başına ayakta duran BEŞİKTAŞ-çArşı duruşu güce tapmayanlara da örnek olmuştur.

Bizler zenginliklerimizin farkındayız ve bu zenginliklerimizi bizden çalmaya çalışanlarla da itti-fuck falan yapmıyoruz kardeşim.

Meksika’nın yiğit lideri Zapata ne diyor.
Diz çökerek yaşamaktansa, Ayakta ölmek yeğdir.

NO PASSARAN.

ey yoksul insan
ey yoksulun yoldaşı
ey yoksul yoldaşına sırdaş olan
ey yoksul yoldaşının sırdaşına arkadaş
ey anaların çığlığıyla ürperen
ey ürperenin kardeşi
ey yurtsuz adam
oğlunu yitirmiş baba
babası vurulmuş çocuk


ey yâri yâresi olmuş kadın
şarkısı yasak ozan
yolunmuş çiçek
ürkütülmüş güvercin
urgandaki
hücredeki
sürgündeki
ey duvağı yırtılmış gelin
sırtından vurulmuş genç
torunu çalınmış dede
açlığa oyulmuş bebek


sürgündeki
namludaki
duvardaki

ey göğsü dağlanmış esir
nice günün nice gecen
yaşamak uğruna yaralıdır
ey "zincirlerinden başka
kaybedecek şeyi olmayan"
insanca yaşamak isteğiyle suçluysan
hayatta olmanın onuru da yaralı
ey hayata sevdalı esir
dünümüzde
günümüzde
tenimizde bu yara
"bizi kurtaracak olan
kendi kollarımızdır."


Nihat BEHRAM

Şampiyonluk kültürü/Ümit BAYEZİT

ŞAMPİYONLUK
KÜLTÜRÜ

BU SENE ŞAMPİYON GÖRELİM SİZİ
ÖLMEDEN MEZARA KOYMAYIN BİZİ
KORKUTMAZ BİZLERİ MUSALLA TAŞI
ÖLÜMÜNE SEVİYORUZ BİZ BEŞİKTAŞ’I…

Dizeleriyle haykırdığımız muradımız var;
Şampiyonluk….

34 maçlık uzun bir periyot. Yaz sonu başlayan; sonbaharın hüznünü, kışın sert ama parlak temiz yüzünü de içinde barındıran, ikinci ve en mutlu baharla kâh gönüllere ferahlık kâh en sert tartışmalarla uzun sürecin muhasebesinin yapılmasını sağlayarak sonlanan bir dönem.

Kimine göre mutlu, kimine göre hüzünlü son…
Mutluluk da hüzünde bu bağlamda göreceli kavramlar. Herkese göre değişen, amaca göre değişen kavramlar. Bizi mutlu edecek son ise ŞAMPİYONLUK’tur. Hem süper! Ligimizde hem de Türkiye kupasında şampiyonluk bekliyor, istiyoruz. Diğer olası tüm sonuçlar hüzün hanemize yeni bir çentik atmaktır.


Onursal başkanımız Sayın Süleyman SEBA’nın Türk futbol literatürüne ve bizlere kazandırdığı ‘’ŞEREFLİ İKİNCİLİK’’ kavramı ise lig bitiminde geri dönüp baktığımızda kar/zarar tablosunun en net nötrleyici elemanı olmaktadır. Daha önce de Ayhan (Ankaralı) abimizden aktardığım deyimle ‘’ÜÇ PUAN SEVGİSİ DEĞİLDİR BEŞİKTAŞ SEVGİSİ’’. Ancak BEŞİKTAŞ’ımızın başarıları da onurumuzdur, gururumuzdur…

Bu yıl çok farklı ve bambaşka seyreden şampiyonluk sürecinde (kupa ve lig) son aya girmiş bulunmaktayız. Mayıs ayının 3 ve 13 ünde ezeli rakibimiz ile biri ligde ve biri de kupada olmak üzere çok önemli iki final maçı oynayacağız. İkisini de kazanarak ilk maçla ligi perçinlemek ikincisiyle kupayı müzemize götürmek amacımız. Her iki maç içinde kartallarımıza başarılar dileriz.

Birçok aklıevvel bezirgânın (ki bu cenah ve amaçları bellidir) şampiyon olmasını temenni ediyoruz dediği, son birkaç yıldır yarışta var olan bir Anadolu kulübünün ve camiasının emeklerinin ve mücadelesinin hakkını vererek, sürece kattığı rengi yok saymadan ve TARAF olmamızdan mütevellit şampiyonluk için BEŞİKTAŞ’ımızdan başka bir noktayı işaret etmemiz mümkün değildir. Olmamalıdır…

Endüstriyel futbol dayatmaları sonucunda ortaya şampiyonluk yolunda birçok engel çıkmaktadır. Bunlardan en belirgini maalesef misyonu Türk futbolunu daima en ileriye taşımak olması gereken futbol federasyonu ve yayıncı kuruluşun diğer kulüplerle enteresan ilişkisi oluşturmaktadır. Kurum içi komitelerin aralarındaki sıkıntılar ve aymazlıklar, her kulübün kendinin kayırılma isteği ve başarısızlıklarını gölgelemek adına yaptıkları türlü saldırılar ve çıkışlar ilgili kurumlara olan güveni iyice sarsmakta ve maalesef bahsettiğim misyonun vizyona dönüşmesi yolunda ağır darbeler indirmektedir. Muradımız maçların sahada ve objektif hakemler yönetiminde oynanması ve BEŞİKTAŞ’ımızın şampiyon olmasıdır. Bunun için yapacağımız ve en güzel şekilde yaptığımız tek ‘’tezgâh’’! Dünya futbol kamuoyunun da takdirini kazanan çArşı (taraftar) ruhunun da oyuna dahil edilmesi ve bu vesileyle 12. adamla oynamamızdır.

‘’Fazla konuşan çok hata yapar’’ tespiti ile cevap vermek durumunda kalan sayın başkanımız Yıldırım Demirören’in bu noktadaki çıkışı ve zamanlaması oldukça manidar ve yerindedir. Bu çekişmelere dahil olmak zorunda olmadığımızın, yapmamız gerekenin sadece maçlarımızı kazanarak ya da en az kayıpla maçlarımızı atlatarak şampiyonluk yolunda emin adımlarla yürümek olduğunu, saha dışı faktörlere takılmadan bizlere yakışan şekilde ligi bitirmek için enerjimizi harcamamız gerektiğinin ifadesi yerindedir.

Önceki yıllarda benzer dönemlerde oluşan ve yönetilemeyen stres ve rakip yönetimlerle girilen ikili diyalogların fayda sağlamadığı bilakis onlarca çekilmek istendiğimiz mecrada

boğulduğumuz hepimizce bilinmektedir. Bu yıl yönetimimizce izlenen yol ‘’şampiyonluk kültürünün’’ yönetim kurulunda da belirgin şekilde oluştuğunun göstergesidir.

Şampiyonluk kültürüne fazlasıyla sahip olan BEŞİKTAŞ taraftarı da geçmiş yıllarda yaptığı son hafta hatalarından gerekli payı çıkararak bu yıl şampiyonlukta ne kadar arzulu ve istekli olduğunu tüm provokasyonlara karşı takındığı sağduyulu tavrıyla göstermiştir.

İkinci faktörde sahada her maçı kazanmaya oynayacak bir kadronun oluşturulmasıdır. Endüstriyel futbol kavramıyla birlikte kulüplerimize sirayet eden milyon dolarlık kölelerin bolca kadroda bulunması zorluğu her takımı olduğu gibi BEŞİKTAŞ’ımızı da zaman içerisinde yönetimin basiretsiz politikalarıyla birleşerek zarara sıkıntıya uğratmaktadır. Futbolcuların milyon dolarlık geçim standartlarına sahip olmalarına rağmen birçok haktan mahrum kaldıkları aşikârdır. Başka bir gündem maddesi olarak bu konuya da değinmek biz taraftarların görevleri arasında yer almalı diye düşünüyorum.

Şampiyonluk yolunun olmazsa olmazlarından; taktik, teknik, saha ve idman yeterliliğinden sonra futbolcuların sağlıklı bir şekilde yaşamalarını sağlayan tüm imkânlar BEŞİKTAŞ’ımızda vardır. Bu faktörlerin varlığından ziyade; son dönemini yaşadığımız şampiyonluk sürecinin, futbolcular üzerinde yaratacağı stres ve yorgunluk etkisi de malumdur. Bu etkiyi asgari düzeyde tutmak yani kriz ve stres yönetimini en iyi şekilde yapacak olan da kuşkusuz yönetim kurulu ve teknik taktik kadro olacaktır. Bu süreci en olumlu şekilde değerlendirecek birikim ve imkânlara sahip olduğuna inandığımız kulübümüzün şampiyonluk kupasını müzemize getirmesini sağlayacak en büyük etken tüm camiayla birlikte ortaya çıkarılacak ve var olan şampiyonluk kültürü olacaktır.

Taraftar muradının ve bu yolda ortaya koyması gereken çaba, emek ve sağduyunun farkındadır. Yönetim kurulu (hiç olmadığı kadar)

bu yıl metanetli ve sağduyulu davranmaktadır ve muradını açıkça ortaya koymaktadır.

Şampiyonluk kültüründen uzak bir rakibimiz var, boş stat da maçlarını oynuyorlar. Önce hocaları sonra yöneticileri ve belki de gelecek günlerde en değerli futbolcuları şampiyonluk kültüründen uzak olmaları sebebiyle yarıştan ve formalarından uzak kalacaklar. Bunu tezgâh! Planladığım için değil şampiyonluk kültüründen uzak olmalarının getirdiği acemice aldıkları cezalardan görebiliyoruz.
Kazanılan maçtan sonra yaptıkları bizi şampiyon yapmayacaklar feryatları gibi…

Diğer rakiplerimiz yani defalarca şampiyonluk yaşamış olanlarsa zaten düşmüşler bir tezgâh peşine; sonları hayrolsun. Tezgâhın kralının nasıl açılacağını nasıl işleyeceğini çok iyi bildiklerini hafızamız her an anımsatıyor bize.
Tekrar etmekte fayda var, muradımız her iki kulvarda da (lig ve kupa) şampiyonluk sevincini yaşamaktır.

Her şey var şampiyonluk için, artık konuşmak değil çalışmak gerekiyor. İş sizde futbolcu kardeşlerimiz, teknik kadro ve yönetim kurulu.

Tribünlerden söyleyecek tek bir sözümüz var:


ŞAMPİYONLUK HASRETİYLE ÇOK ÇİLE ÇEKTİK
GECELERİ UYUMADAN SABAHLAR ETTİK
UÇURUMLARA DÜŞMEDEN TUT ELİMİZİ
ŞAMPİYON OL BEŞİKTAŞ’IM MESUD ET BİZİ…

Türkiye A Miili Futbol Takımı A.Ş. (Müseccel marka)/Kenan ÖZCAN

TÜRKİYE A MİLLİ FUTBOL TAKIMI A.Ş. (Müseccel marka)
80'li yıllar hem hayatla hem de futbol sevgisiyle tanıştığım yıllardır. Hayatın en mutlu dönemi olan çocukluk yılları ile futbolumuzun, uluslararası arenadaki, en işkence dolu sayılabilecek döneminin kucaklaştığı senelerdi onlar. 8–0, 5–0 gibi İngiltere hezimetlerinin damgasını vurduğu tarihlerde futbolu sevmek ayrı bir maharetti aslında. Yurt içindeki müsabakalarda arşa dek yücelttiğiniz yıldızlarımız, uluslararası maçlarda, yıldız tozu misali dağılıp gidiveriyorlardı. İşte buna rağmen; ayrıca milli takımımızı ve kulüp takımlarımızı yılda sadece bir kaç kez Avrupa sahnesinde izleyebilmemize rağmen daha bir coşkuyla beklenirdi uluslararası maçlar. Tabi ki bu yorum tamamen özneldir. Her iki dönemi yaşamışlar arasında, aksini söyleyenler de çıkabilecektir.
O zamanlar yabancı kulüp takımları ve milli takımlarla yaptığımız maçlar tek neticeliydi; mutlak mağlubiyet.(Tabi ki rakip Lüksemburg, Malta ya da onların kulüp takımları değilse...).Konuşulan şey "Gol atar mıyız?(Ne golü, şut bile atamazdık.)" ile "Kaç tane yeriz?" etrafında dönerdi çoğunlukla.
Buna rağmen 80'li yılların milli takım kadroları daha bir sevimli, daha bir "İşte benim takımım" ifadesinin karşılığını doldururmuş gibi gelir, hala bana.
Bir kere milli takımımızı sadece maç oynanırken, sahada izlerdik o vakitler. Maçlardan günlerce önce televizyonda saatlerce tartışmalar olmazdı. Hele ki reklâmlarda görsek o zamanlar ki milli takımımızı; şehre yeni gelmiş köylü kocakarı gibi, derinden bir "Abooovvv!" çekerdik, kesin...

Şimdilerdeyse milli takımımız her an göz önünde. Spor haberlerini bırakın, ana haber bültenlerinin baş gündem maddesi oluyor artık milli maçlar. Hiç bir rakip karşısına yenilmek için çıkmıyoruz. Turnuvalara katılmak hayalden öteye geçemezken, turnuvaların sürpriz takım gediklisi olduk artık. Hatta milli takım oyuncularımızın, yetmedi analarının, onu da mı beğenmediniz babalarının oynadıkları reklâm filmleri dönüyor artık, ekranlarda. Milli maçlar yaklaştı mı eşimiz, dostumuzdan çok milli futbolcularımızı görür olduk. Velhasılı kelam, Türkiye milli futbol takımı bir marka oldu artık. Sponsorlarınca pazarlanan bir meta haline dönüştü. Gittikçe endüstriyelleşen futbolun çarkları arasında bir dişli olması kaçınılmazdı belki de milli takımın. Yine de acı geliyor bu ticarileşme. Futbolumuz gelişti muhakkak ve iyi ki de oldu bu. Yıllardır özlemini duyduğumuz şeydi bu durum; o ezik skorlarla yetişmiş nesiller olarak. Ancak iş futbolun oldukça dışına çıkmaya başladı. Göğüslerdeki ay-yıldız, formalardan çıkıp; ticari kurumların, holdinglerin servetlerini büyüten bir getirim aracı oldu. O ay ve yıldız sadece milli futbol takımımızın sembolü değil, insan sömürü esasına dayalı olarak çalışan kan emicilerin şirket logosu oldu, sözüm ona modern(!) çağımızda... Belki biraz çocukluk yıllarımın özlemli tozundan, daha baskın olarak da milli maçların sadece spor olmaktan çıkıp, bir ticaret kalemi haline gelmesinden ötürü olsa gerek; Hakan Şükür’lü, Hasan Şaş’lı, Arda Turan’lı, Tuncay Şanlı’lı, Nihat Kahveci'li milli takımlar,”Benim milli takımım” olamıyor bir türlü.
Bu kadroların devasa başarılarına rağmen, Dünya Kupası'na katılmayı son maçta kaçırdığımız ve o zamanlar çoğunun soyadlarını bile bilemediğimiz Rıdvan’lı, Tanju’lu, Oğuz’lu, Rıza’lı milli takım, hala "Benim milli takım”ımdır... Hatta daha hayali anımsamalarla anabileceğim Dobi Hasan’lı, Şenol’lu, Sedat 3'lü, Selçuk’lu, Yaşar’lı milli takımlar bile, şimdikinden mislince sempatik geliyor bana...
Tabii ki tercihimiz forvetlerimizin sadece santra yaparken topa dokundukları günlerdeki milli takımı değil, şimdilerin turnuva fatihi milli takımını izlemektir. Ancak bu çocukları ve taşıdıkları formayı, reklâmlarda ticari meta olarak sergilenirken görmek yerine sadece yeşil çimlerde rakiplerine karşı hünerlerini sergilerken görsek daha şık olmaz mı?

Humma Yakobi/Namık KARTALOĞLU

Humma Yakobi Vilayette ödülünü alıyor

Futbol Rinkeby Enternasyonal Futbol Kulübü oyuncusu olan 16 yaşındaki Humma Yakobi il spor müdürlüğünün ”gençlik lider oyuncu” ödülü olan 10 000 Kronor u alıyor.
Bu ödül Humma’ ya, devletin spora katkı kampanyasına bağlı sporu geliştirme anlamında, üç ayrı kız futbol takımı kurmasına dayanarak verildi.

”Çok hoş bir duygu, paralarla ne yapacağıma bakacağız. Belki anavatanım Afganistan´da bir çok kıza yardım ederim ki onlar da futbol oynayabilsinler” dedi Humma.

Burs 15 Kasım 2007 de, Stockholm Stadshus(valilik) te verilecek.

(Mitt i Tensta Rinkeby 2007- Yerel gazete)

* * *

Humma bir burs daha kazandı

RTIIK(Rinkeby Tensta International Idrott Klubb) Kız futbol takımı oyuncusu kaptanı olan Humma Yakobi’ yi gerçekten kutlarız. Humma 4 Mart günü Stockholm spor federasyonunun Folksam husetteki Burs ödülünü yıllık kongre zamanı alacak.
Ödüle layık görülmesine gerekçe; Humma’ nın kız futboluna olan tutkusu, kız futbolunun popüler olmayan ülkelerden göç eden kız futbolcuların yolunu açmak için tepkilere inatla karşı durusundan dolayı verildiği belirtildi.

Humma'nın tarihi geçmişi bize güzel ve popüler olan ve bir kaç yıl önce sinemalarda gösterilen film “Beckham gibi falsola” yı (Bend it like Beckham) hatırlattı. RTIIK oyuncusu Humma ya 2008 sezonunda başarılar dileriz.

(Mitt i Tensta Rinkeby)

* * *

Futbolcu ve diğer kızlara Örnek Kişilik
17 yaşındaki Afganistan’lı futbolcu Humma Yakobi babasına ve geleneklere karşı savaşını kazandı. Simdi Tensta Rinkeby Enternasyonal Futbol Kulübünde oynayan Humma geleceğin en büyük yıldız oyuncusu olma yolunda. Humma aynı zamanda zamanının büyük çoğunluğunu diğer kız oyuncuların gelişimine ayırıyor.

Humma Yakobi, Futbol için uğraşlarından dolayı iki kez aldığı bursu Afganistan’daki ailesiz çocuklara bağışladı.

(SR-Sveriges Radio)

* * *

Humma Yakobi Neden futbol oynamaya başladın?

Futbol oynamayı seviyordum ve daha çok küçükken okulda futbol oynamayı denemiştim ama ben bir kulüpte oynamayı istiyordum. Bir arkadaşım vardı. Kendisi bir kulüpte oynuyor ve benim de aynı kulüpte oynamamı istiyordu. Deneme amaçlı bir gün oynadım; çok sevmiştim. Şimdi Forvet olarak bu kulüpte oynuyorum. Haftada 4 gün antrenmanlarım var; iki gün kulüple, iki gün de okul kadrosunda. Okul kadrosu maçlarımız genelde erkek çocuklarla karışıktır. Benim oynamadığım zamanlarda 1995 doğumluları çalıştırıyorum.

Futbol oynamanın en güzel yanı nedir?

Diğer takımlarla maçlar en güzeli. Takımdaki herkes arkadaştır, öyle olunca oynaması da zevkli oluyor. Oyun oynama, mücadele etme, amacına ulaşma en güzel hedeftir futbol oyununda. Başkalarının futbol oynamasını seyretmekte güzel, iştah acıcı. Hemen oyuna girip oynamak istiyorsun.

Hiç Futbolun sana zevk vermediği zaman oldu mu?

Hayır, her zaman futboldan zevk aldım.

Futboldan dolayı Üzgün olduğun zamanların oldu mu?

Evet, yenildiğimiz zamanlar. Bir maç esnasında karşı takımdan bir kız beni formamdan çekti o zaman çok kızmıştım ve üzülmüştüm ama hakem faul verdi.

Annen ve Baban futbol oynama konusunda neler düşünüyorlar?

Başlangıcında babam çok katıydı, benim oynamamı istemiyordu karsıydı, ama ben de direndim oynamalıyım diyordum ve kazandım. Simdi çok iyi. Annem basından beri hiç karşı çıkmadı oynamama.

Futbol oynadığın zaman ve gol attığında ne hissediyorsun?

Çok hoş, oynarken aldığım hazzı izah edemem. Bazen kendime inanamıyorum gol attığımda.

En büyük hayalin nedir Humma?

İyi bir futbolcu olmak.

Kız veya erkek arasında fark var mı futbola bakış açısından?

Simdi babamın da desteğini hissettiğimden, mücadelemi sahada veriyorum ve hedefime odaklandım. Önceleri bu kadarını düşünemiyordum. Şimdi beni desteklediği için her şey güzel gidiyor. Ben inanmıyorum kız ve erkek çocuklar arasında farklılığa.

Maradona´yla tanıştın mı?

Hayır, ama kim olduğunu biliyorum. Benim idolüm Cristiano Ronaldo ve hedefim onunla tanışmak.

Bir dahaki maçınız ne zaman?

15 Eylülde oynuyoruz, rakibimiz de Solentuna


Çeviri: Namık Kartaloğlu

Hey gidi Karadeniz/İsmail Hakkı DEMİREL


HEY GİDİ KARADENİZ
Seksenli yılların sonunda yapımına başlanan ve hamisi Mesut Yılmaz olan, Karadeniz’i Beton haline çeviren, çocukluğumuzu, anılarımızı, umutlarımızı, yaşadıklarımızı, yaşacaklarımızı elimizden alan bir proje geçtiğimiz yıl sonuçlandı. Ne de havalı değil mi ?

Karadeniz Sahil Yolu.
Samsun’dan başlayıp Sarp Sınır kapısına kadar uzanan 542 km uzunluğundaki sahil şeridinin içinin boşaltılıp denize dökülmesi ve hem doğayı, hem denizi hem de ekolojik çevreyi insanlardan mahrum bırakan kara bir çizgidir. Artık insanların umutları, özgürlükleri, çocuklukları arasında siyah bir çizgi var. Deniz bizim, doğa bizim, ekoloji bizim. Eee? niye çizgi çekersin be adam? Çocukken sahilinde annemizin elinden kaçıp koşturduğumuz, kumsalında güvenle denize girdiğimiz, biraz büyüyünce kız arkadaşımızla oturduğumuz, canımız sıkılınca iki tek attığımız yerlerden şimdi son model, son sürat, arabalar geçiyor...

Neydi suçumuz, masum bir çocukluk yaşamak mı? Memleketime gittiğimde bakıyorum da eski gittiğim yerlerden kıyıya; mesela Giresun Kalesi vardır. Önceden orada denizi ve adayı izlerdik, gün batarken de batıyı. Sadece yeşili ve maviyi hissederdin, şimdi ise tüm güzellikleri gölgede bırakırcasına seni rahatsız eden “hey ben burdayım bana bakmak zorundasın” dercesine insanı gıcık eden simsiyah bir yol.

Aslında orda sadece çocukluğumuz, anılarımız, zevklerimiz, yok edilmedi, o kıyılarda bir tarih yatıyor onu katlettiler. Bu proje ciddi bir zeka sorununun ürünüdür. Dünya’nın başka yerlerinde doğa korunurken, ekolojik denge bozulmazken , bizim ülkemizde Karadeniz’imizde doğanın içine ediyorlar.

Bu projenin hayata geçirilmesini engellemek adına, Başta Volkan Konak, Kazım Koyuncu , Cihan Eren olmak üzere birçok ünlü , birçok sivil toplum örgütü karşı geldiler suç duyurusunda bulundular. Bunlardan Av.Cihan Eren, memleketini alt üst eden sahil yolu için onlarca dava açtı, insanlara bu yolun vahim sonuçlarını anlatmaya çalıştı, yine karayolları genel müdürlüğüne açmış olduğu dava ile ilgili keşfe gitmeden 2 gün önce silahlı saldırıya uğramış ve hayatını kaybetmiştir. Yani bu bize sadece gerizekalı bir yönetim ürünü değil siyah giyen adamların rant kovalamacını gayet net açıklıyor.
Tabi ki tüm bunlar olurken bizler ne yaptık, sesimiz çıktığınca mahallemizde, okulumuzda, güzel beyinlere nakşetmeye çalıştık ama başarabildik mi ? Hayır...

“Yol medeniyettir.” diyerek Karadenizi Kapkara kaderine terkettiler,ama Karadeniz hiçbir zaman kendinden alınanı alınan yerde bırakmaz.Şevval Sam’ın Albüm kapağında söylediği gibi “KARADENİZ, kendisine hoyratça zarar vererek otoyol yapanları hiçbir zaman affetmeyecek; verdiklerini bir gün geri alacaktır.”

Karadeniz Sahil Yolu’nun mali kayıplarına hiç değinmeyeceğim, rant – çıkar kavgaları peşindeki insanların ihalelere nasıl girdiği nasıl aldığını tahmin etmek hiçte zor değil...

İsmi üstünde KARAdeniz,
Bahtı KARA, Talihi KARA deniz,
Martılar bile kalmadı,
Çığlık atan martılar.
Hani neredesiniz,
Kazım’a mı gittiniz,
Cihan’a mı gittiniz,
Onlar savaşırken bizler sustuk diye,
Küsüp bizi terkettiniz...

Erzurumspor amigosu Zafer söyleşisi/M.Fatih EKİCİ

Amigo Zafer, Erzurumspor'u bize tanıtır mısınız?
14 Şubat 1968’de Erzurum’un öne gelen esnaflarından olan Hilmi NALBANTOĞLU bir heyet oluşturarak Amatör ligde yer alan takımları birleştirerek profesyonel bir kulüp kurmak istediler. Bu çağrıya Aziziye Gençlik Spor Kulübü olumlu yanıt verdi. Bu kulübün ismi değiştirilerek ERZURUMSPOR Profesyonel Futbol Kulübü olarak kuruldu. İlk resmi renkleri Kırmızı Siyah olan kulübümüzün sonraki yıllarda renkleri Mavi Beyaz olarak değiştirilmiştir. 1969-1970 Futbol sezonunda Profesyonel 3.ligde mücadele etmeye başlayan Erzurumspor 1972-1973 sezonunda ligi namağlup Şampiyon olarak Dünya Futbol Tarihinde Bunu gerçekleştiren Sayılı takımlardan biri olmuştur. Erzurumspor 1997-1998 Futbol sezonunda 2.ligi şampiyon olarak tamamlayıp Süper Lige çıkmıştır. Halen 2.lig B kategorisi 4. grupta Mücadelesini Sürdürmektedir.

Amigo Zafer, Erzurumspor ile nasıl tanıştı ve amigoluk hayatınız nasıl başladı?
Özellikle Babamın ve Yakın çevremin Erzurumspor’a olan yakın ilgisi beni çok etkiledi küçüklüğümden beri Babamla beraber içerdeki ve deplasmanda ki maçlara giderdim. Kısacası Bu Sevda babamızdan miras kalmıştır bana. Erzurum’daki ağabeylerimizin Erzurumspor maçları esnasında Kendinden geçmesi Erzurumspor’a olan sevgisi ve oradaki Atmosfer Beni çok etkiledi ve bende kendimce bir karar alıp bir grup kurmak istedim ve Tribün Liderliğim 18 yıl önce başladı. 17 yaşındayken AZİZİYELİ FANATİKLER ismi altında Tribün Faaliyetlerine ve Grup başkanlığı’na başlayan ve bugünlere kadar gelen bir aşktır.

Tribün temsilcisi mi? Amigo mu? Yaptığınız işi nasıl tarif ediyorsun?
Sana nasıl hitap etmelerinden hoşlanıyorsun?
Şu andaki Resmi görevim Büyük Erzurumspor Taraftarlar Derneği (BESTDER) Yönetim Kurulu Başkanıyım.
Ayrıca Erzurumspor Tribününde Liderlik Yapıyorum. Bütün Tribünlerde olduğu gibi Bizim Erzurumspor tribününde Liderlik konumundaki insanlara Genelde Reis diye hitap ediliyor Tribündeki ağabeylerimiz, kardeşlerimizde bana Reis diye hitap ediyorlar bu da bizlerin hoşuna gitmektedir.

Sizce bir liderin çevresine dağıttığı babacan imajın esin kaynağı nereden gelmelidir?
O Liderin öncelikle her kim olursa olsun hangi takım tribün lideri olursa olsun şunu iyice bilmelidir ki çevresinde bulunan tribünde ve diğer normal yaşantısında yanında bulunan ağabeyleri kardeşleri sayesinde o konumda bulunduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Onunda çevresinden gördüğü Sevgi ve Saygıyı bunları düşünerek aynı şekilde çevresine yansıtmasından gelmelidir.

Erzurum, yurdumuzda soğukluyla aşina olduğumuz bir şehir ve bu ilimizde insanlar arasında nasıl bir bağ vardır?
Eğer bir insan yaşadığı yeri Seviyorsa o bölgenin coğrafi konumu ne olursa olsun DADAŞLARIN yüreğindeki Sıcaklık bütün olumsuz şartları en arka plana itmektedir. -40 derecede tribünleri doldurarak takımının bulunduğu konuma bakmaksızın hep beraber omuz omuza desteklememiz nasıl bir bağ oluştuğunun en güzel kanıtıdır. Zaten bunu kardeşlerimizle beraber yaptığımız “-40 olsada biz Erzurum Manyağı olmuşuz” bestesiyle en güzel şekilde dile getirmişizdir.

Tribünlerdeki sıcak ambiyansı yaratma hususunda ne gibi yöntemlere başvuruyorsunuz?
Öncelikle bizim tribünlerimizde sevgi, saygı, kardeşlik ön plandadır. Bu ambiyansı yaratırken hiçbir sınıf gözetmemeksizin her kesimden DADAŞLARIN fikir ve düşüncelerine kulak verip ve ortak hareket ederek bu ambiyansı sağlamaya çalışıyoruz.


Taraftarlar arasında fikir alışverişini nasıl bir örgütlenmeyle sağlıyorsunuz?
Öncelikle BESTDER’in Tribün gücü DADAŞLAR grubu ve bu grubun Alt grupları olan Üni Dadaş ve Lise Dadaş gruplarının temsilcileri ve web sitemiz erzurumsporlular.com ve sms yoluyla yaptığımız duyurularla derneğimizde belli günlerde toplanarak yaptığımız fikir alışverişi ile örgütlenmeyi sağlıyoruz.

Erzurumspor maçı yaklaştığında neler yapardınız? Maç sabahını nasıl geçirirdiniz? Bize anlatır mısınız?
Maç günleri genelde önceden yapmış olduğumuz planları uygulamak için sabahın erken saatlerinde bir araya gelerek bütün hazırlıklarımızı tamamlayıp maç saatini bekliyoruz.

Erzurumspor’un tarihini iyi biliyorsunuz geçmişten bugüne Erzurumspor’u nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kurulduğu tarihten itibaren yer aldığı bütün liglerde fairplay ruhu içerisinde onurlu bir şekilde mücadele ederek her kesimin ve her bölgenin beğenisini ve takdirini kazanan bir kulüp olarak mücadelesine devam eden bir futbol kulubüdür.

Unutamadığımız bir maçı anlatır mısınız?
1992-1993 sezonunda deplasmanda Rizespor’la oynadığımız play-off yükselme maçıdır. Bu maçta deplasmanda olmamıza rağmen yaklaşık 13 bin kişilik Rize Atatürk stadının dörtte üçlük bölümünü doldurarak (10.000 kişi) maça başladık. Normal süresi 1-0 üstünlüğümüzle biten ve her nedense hakemin bir türlü bitiremediği maçta 92 ve 94 dk.larda yediğimiz gollerle 2-1 mağlup olarak play-off ümitlerimizin bitmesi ve Türk futbol tarihinin en büyük saha içi ve saha dışı olaylarının yaşanmasına neden olan bu maçı hiçbir zaman unutamam.

Bildiğimiz üzere Erzurumspor BESTDER (Büyük Erzurumspor Taraftarlar Derneği) çatısı altında toplanıyor ama bu grubun bir hikâyesi olmalı. Nasıl kuruldu bu dernek biraz bilgi verir misiniz?
Yıllardır Erzurumspor tribünlerinin her zaman ve her şartta lokomotif gücü olan Aziziyeli fanatikler ve Gürcükapılı fanatiklerin birleşmesi sonucu resmi bir çatı altında birleşmesi fikri oluştu. Gürcükapılı fanatikler lideri Şadi Çıran ve ben Aziziyeli fanatikler lideri Zafer Lomenler olarak BESTDER’ i kurmaya karar verdik.

Peki, bu dernek sizce yönetimden yeterince destek alabiliyor mu?
Hiçbir şekilde destek almıyoruz. Gereken her şeyi dernek olarak kendi içimizde hallediyoruz.

Tribünlere ilk ne zaman çıktığınızı hatırlıyor musun ilk çıktığınızda neler hissettiniz?
İlk olarak 17 yaşında Galatasaray’ la oynadığımız hazırlık maçında tribün liderliğine adım attım. Tabii ki ister istemez heyecan oluyor.

Yaşadığımız bölgede(doğu) insanların futbol ya da spora bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Maalesef tüm Anadolu şehirlerinde ve tribünlerinde olduğu gibi insanların maddi imkanlarının yetersizliği ve iş imkanlarının kısıtlı olması ve dolayısıyla futbol ve sporu geçimden sonra düşünmesi gereken ilgiyi azaltmaktadır. Yaşadığımız şehir için konuşursak kış şartlarının ağır olması da önemli bir etkendir. Ama şundan eminim ki süper ligde oynayan takımlar da dahil Erzurumspor tribünleri, ortalama 10000 taraftara oynayan ender takımlardan biridir. Bunu da özellikle iddia ediyorum.

Anadolu takımlarından biri şampiyon olursa bu sizi pozitif olarak etkiler mi?
Tabii ki etkiler. Özellikle Sivasspor’ un şu anki başarısı bizleri mutlu etmektedir ve şampiyon olmasını da tüm samimiyetimizle istiyoruz.

Türkiye’ de örnek aldığınız ya da beğendiğiniz bir tribün var mı?
Örnek almak demeyelim de beğeni olarak çok beğendiğimiz Beşiktaş çarşı grubu. Bunda sevgili arkadaşımız çarşı tribünün liderlerinden hemşerimiz olan Yılmaz Gitgetir’ in de büyük etkisi vardır.

Sizce Türkiye'de tribün kültürünü yaşatan, korumaya çalışan bu konuda çaba harcayan tribün var mı?
Önceki soruda adı geçen Çarşı grubu gerek Türkiye gerek dünya gündemini yakından takip ederek toplumsal olaylara duyarlığı ile ön plana çıkmaktadır.

Siyasetin her alanda aktif olması şarttır. Haliyle Türk sporunun alt yapısı başta olmak üzere, tüm kulüplerimizi etkilediği de bir gerçek. Erzurumspor’a katkı sağlama çatısı altında herhangi bir yapılaşmaya gitmek için çabalarınız oldu mu? Olduysa, destek gördünüz mü?
Tabiî ki oldu 2 günde 25 000 imza toplayarak Erzurumspor’a gerekli olan desteğin verilmesi için başlattığımız kampanya ve buna benzer etkinliklerimiz her zaman olmuştur, olmaya devam edecektir. Ama maalesef gerekli desteği ve ilgiyi yeterli bir imkanda bulamadık.

En çok hangi deplasmandan çekiniyorsunuz, sevmediğiniz deplasmanlar var mı?
Ya da gelmesini istemediğiniz takımlar?
Çekindiğimiz hiçbir deplasman olmadı. İmkanlarımız dahilinde Türkiye Cumhuriyetinin bayrağının dalgalandığı her şehire deplasman yapmışızdır. Biz her zaman her yerdeyiz.

Erzurum'da insanların tribüne daha fazla gelmesi için organizasyonlarınız var mı?
Her yerde olduğu gibi bizlerinde bu tip organizasyon çalışmalarımız oluyor. insanları maç öncesi gerek yerel basın gerekse web sitemiz Erzurumsporlular.com aracılığıyla maça davet etmemiz ve maç günleri toplu halde stadyuma yaptığımız yürüyüşler takımımızı tesislerden uğurlamamız gibi ya da cadde sokak bir araç tahsis ederek hoparlörlerden Erzurumspor marşları çalarak takımımızın maçına, halkımızı davet etmeye özen gösteriyoruz…

Türkiye de şehir takımlarının taraftar, ekonomik, stad , vb sebeplerden dolayı geri kalmasının başlıca sebepleri sizce nelerdir ?
Maddi imkansızlıklar ön plandadır. Bunda ayrıca 3 büyükler diye tabir edilen takımların hayranlığı maalesef başlıca sebeplerdendir. Ve her koşulda 3 büyüklere gösterilen imtiyaz (yayın gelirleri,reklam gelirleri, hakem etkisi ve lobiler) maalesef Anadolu kulüplerine gösterilmiyor.

Biliyoruz ki, Anadolu illerimiz sosyo-kültürel faaliyetlere hasret kalmış vaziyette, bu durumda ister istemez medyanın popülaritesine sığınmaktalar. Kaçınılmaz bu durum konumuz olan futbol taraftarlığı için de geçerlidir. Erzurum'da ve her ilimizde yaygınlaşan üç büyük takım sempatizanlığı, Erzurumspor'la kıyaslandığında tartışmalar ne yönde gelişmektedir
Acı bir gerçektir ki şampiyonluğa oynayan Sivas ilinde bile 3 büyük takımların etkisi görülmektedir. Dolayısıyla her şehirde bu sempatizanlık devam ediyor ve edecektir. Buna bir şekilde engel olunması gerekiyor. Bunu ancak sportif başarılarla bir nebze de olsa hafifletebiliriz. Şahsen ben buna inanamıyorum. Çünkü 3 büyük takımın bütçeleriyle bir Anadolu takımının bütçesini göz önüne alırsak aradaki fark ortaya çıkıyor.

Herkes yaşadığı şehrin ve semtin takımını desteklemeli mi yoksa 3 büyük takım taraftarı olmak normal mi?
Bana göre herkes Anadolu da kimliğinde yazan şehrin takımını tutmalı. Zaten yeterince 3 büyük kulübe duyulan sempati gereğinden fazla. Bizim için geçerli olan Erzurum’ da yaşıyorsan Erzurumsporlu olacaksın.

Türkiye de yapılan bir araştırmada Anadoluda Trabzon % 80 civarlarında bir de bursa spor % 30 civarında şehirde taraftarı var. Bu araştırmada Erzurumspor’un rolü ne olabilir.
Herhalde bu araştırmaya Erzurum başta olmak üzere Eskişehir, Sakarya, Adana gibi büyük şehirler dahil edilmemiş. Ben ve Erzurum halkı şuna inanıyoruz ki en azından Erzurumda yaşayan insanların %70 lik bir bölümü Erzurumsporludur.

Tribün kültürü olarak, doğudan batıyı nasıl yorumluyorsunuz?
Önceki sorularda söylediğimiz gibi maddi imkanların yeterliliği batı tribünlerinin daha kalabalık olmasını sağlamaktadır. Ama bilinmesi gerekir ki kendi tribünümüz için söylüyorum batıdaki tribünlerden hiçbir eksiğimiz olmadığı bir gerçektir.

Tribünlerini en çok beğendiğiniz takım hangisi?
Beşiktaş Çarşı, Fenerbahçe Gfb, Bursa Teksas, Sakarya Tatangalar.

Dört büyüklerden en çok hangi takımı kendinize yakın buluyorsunuz?
Beşiktaş

Tribün olarak takımla aranızda bir bağ var mı, futbolcular itici bir güç olarak sizi hissediyorlar mı?
Tabii ki her zaman hocamız olsun futbolcu kardeşlerimiz olsun görüşüyoruz. Tribün olarak çok maç aldığımız olmuştur.

Son olarak kentteki son gelişmeler tribüne yansıyor mu?
Evet. gerek kentsel gerek ülkemiz dahilinde yaşanan tüm güncel olayları gerek pankart gerek sloganlarımızla tribünlere yansıtıyoruz.

Teşekkür ederiz Amigo Zafer.


Resim Ekle

Şekeri eksik tatlı/Ahmet DURMAZ

Salı günü Cooper(atletik test)ım vardı. Akşamına kız arkadaşıma gittim; yemek yapacaktı; sözleşmiştik. Bir güzel hazırladık sofrayı. Önden çorbayı içtik. Ev arkadaşının annesi yapmıştı gitmeden, tuzu eksikti. Evdeki herkesin kolestorelü varmışçasına eksik orandaydı tuz. Biraz dayandım ama olacak gibi değil, serpmeye başladım tuzu. Serp Allah serp… Arada bir tadına bakıyorum ama yine de tutturamadım ayarını tabii, bu sefer de tuzu fazla geldi. N’apalım, yedik artık.

Pilav yapmıştı sevgilim, ilk denemesiymiş. Daha görmeden, tadına bakmadan kendisi söylemişti zaten, suyu fazla olmuş; lapa olmuş anlayacağınız. Tadında sorun yok ama yine de annenizin pilavına benzemiyor ki… Kıvamı da güzel gerçi fakat bize göre, bizim alışkanlıklarımıza göre değil; Çinlilerin kültürlerine uygun. Çubukları olacak, afiyetle yerler. Fazla ses etmedim ama takılmadım da değil. Yemeğin tuzunu pilavın suyuyla dengelemeye çalıştım ve tüm umutlarımı bağladığım, uğraşı ve emek açısından çok güzel bu sofranın, yemeğin sonuna geldim; “Prestij”

Muhallebi yapmış. Gelirken öyle bir anlatıyordu ki yaptığı muhallebileri, sokağın ortasında ağzımın suyu akıyordu; çocukluğuma dönüyordum. Çalışan bir kadın annem, günlük hayatta yeterince yoruluyor - yaşı da var tabii- . Bir de ev emekçiliği; fazla yapmıyor artık o pasta börekleri. Bunların hayalini kurarken, çocukluğumu yaşarken ben kısa zaman diliminde, sevgilim servis etti tatlısını. Gözüme çok şirin gözükmüştü birden, neredeyse bir bağ oluştu tatlıyla aramızda. ‘’Seni tatlı şey.’’, ‘’Seni ben yerim, yerim!’’ gibilerinden sayıklıyordum içimden. Kaşığı elime alıp daldırıvermek için kâseye doğru hamlemi yapınca kalp atışım da hızlanmaya başladı. Gözlerimin büyüdüğünü hissediyordum…

Enerjim çekilmişti, hissizleştim. ‘’Nasıl olmuş canım?’’ sorusuna verecek bir cevabım yoktu. Onun beklediği cevap yoktu bende fakat dudaklarım beynimden habersiz ‘’Ellerine sağlık, çok güzel olmuş canım.’’ deyiverip organizmasını kurtarmasını bildi.

Eksikti… Eksiltilmişti. Bir şeylerin azlığı vardı ve netti, belliydi. Tüm umutlarım, hayallerim bir anda bana el sallayarak sisin ardında kayboldular. Antrenmandan çıkmış olmamın da etkisi vardı belki, ama… Dondurma eklemeyi önerdi, geri çevirmedim, kabul de etmedim; öylesine bakıyordum boş boş. Velhasıl dondurmalı olarak devam ettim. Tadı yerine gelir gibi oldu. Olmadı… O eksikliği bildiğimden midir nedir, tatlının içindeki tatlısızlığı hissedebiliyordum. Eksikti. Tatlının tatlısı eksikti. O zaman nasıl tatlıydı bu? Tatlının tatlısı eksik olur muydu? Belki de olurdu. Ben büyütmüştüm. Tabi canım ben beni benden etmiştim. Bir kâse tatlıya hayallerimi yüklemiştim. Sonuçta aşırı yükleme; iptal… Ama tatlının şekeri eksik olmamalıydı. ‘’Tatsız’’ olmuştu tatlı.

Eksikti, olabilirdi. Bir defaya mahsus ne olacaktı. Bir daha yapar daha güzel, en güzelini yapardı. Belki bu sefer yüklemeden, kendileri koşarak çıkagelirdi hayallerim; meşalelerle…

Eksikti. Olsundu. Emek harcamıştı; sevdiceği içindi. Emek değil miydi en yüce değer? Şekeri eksikti; katmamıştı belki. Olsundu. Sevgisini katmıştı her şeyden önce, her şeyden önde. Ne önemi vardı. Yoktu… Vardı…

Önemi yok; ’’Sevinmek için sevmedik’’ti. Siyahın zindan olsundu, beyazın aydınlıktı. Kimi zaman zindanda bulduk aydınlığını, kimi zaman da beyazın içindeki siyahı sevdik. Yenildik susmadık; sesimiz bir daha çıkmamacasına bağırdık. Acılarımızı, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi, gülüşmelerimizi, aykırılıklarımızı, bütünlüklerimizi haykırdık. Uğrunda can verdik. “her zaman, her yerde, kalbim hep seninle; ölüm gelsin isterse”yedik. 11 puan öndeyken şampiyonluğu verdik, eyvallah dedik.
Önemi var; “26. Hafta”yı bekledik. ‘’Meşaleli’’ yürüdük. Türkülerle marşlarla karşıladık; uğurladık. Bu hafta liderdik. Atın üstündeydik, dizginler bizdeydi. –miş’li geçmiş zaman yerine –di’li geçmiş zamanı kullanacaktık. Rahatlayacaktınız.

Muhallebi yiyeceğiz galiba 4 hafta sonra. Daha çok, acı bitter çikolatası tadında olacak. Şekeri eksik olacak. Şimdiden afiyet olsun…

Abi maç kaç kaç?/Utkan ÇALIŞKAN

Otobüsün camına dayanmış Haliç’i izleyerek Şişhane’den Taksim’e yol alıyordum ki
“4 Nisan Dünya Kanser Günü…yarın geç olmadan bugün önlem alın” yazılı bilboardları gördüm…tam “abi kanser lanet hastalık, Fenere çare bulunur, kansere bulunmaz” diye düşünürken yanımda, üzerinde kırmızı yuvarlak bir çemberden taşmış şekilde A harfi bulunan siyah tişört giymiş, üstüne de siyah-beyaz atkısını takmış bir gencin yine kendisi gibi uzun saçlı, kirli sakallı arkadaşına; “baba duydun mu ÇARŞI yürüyecekmiş bugün” dediğini duydum. İçimden “vay anasını satayım 2010’da şehir Avrupa’nın kültür başkenti olacak, adamlar hala esnafın derdine çare bulamadılar…. Al işte, KAPALIÇARŞI esnafı da sokaklara dökülüyor… Eeee, kralı gelir alışveriş yapmaz; prensesi gelir alışveriş yapmaz; şeyhi, emiri gelir alışveriş yapmaz olacağı buydu sonunda; adamlar senin benim düğünde kayınçoya takarız diye aldığımız çeyrek altınla nereye kadar idare etsin ki” diye geçirdim…

Tam o sırada önümde oturan yine siyah-beyaz forma giymiş bir amcanın elindeki gazetenin başlığını gördüm “BEŞİKTAŞ TARAFTARINDAN TAKIMA BÜYÜK DESTEK” … Bu yazıyı görünce yıllar evvel televizyonda Hakan Şükür ve Adnan Polat’ın “yeminle üç gündür kursağımızdan lokma geçmedi, valla kulübün kasasına para girmesi için Emre ile Hasan dönüşümlü temizliğe gidiyorlar ” diye yardım topladıkları günler aklıma geldi… ”ulan acaba Beşiktaş’ta bu hallere mi düştü? Üç-beş taraftar bir araya gelip, Sivok’ta yeni evlendi diyerek EVKUR’dan taksitle zigon sehpa mı alacaklar çocuğa” diye düşündüm… Bir şeyler oluyordu ve bendeki merak kurdu içimi kemirmeye başlamıştı; ne olduğunu anlamalıydım. İnönü Stadı’na doğru yol aldım…

Stada yaklaşırken karşıdan gelen irili ufaklı taraftar gruplarının tamamında aynı duygu yoğunluğunu görüyordum. Gözleri kıpkırmızı, yaşlarla dolu taraftarlar yanımdan geçtikçe içimden “helal olsun valla, bütün taraftar şampiyonluğa inanmış, herkesin gözleri dolu dolu. Adamlar sevgilerinden ağlamışlar, aferin çocuklara” diye düşünerek ilerlerken bir anda “s….tirin gidin lan, dağılın lan” diyerek benim bulunduğum yere doğru koşan polisleri görünce her yurttaş gibi hemen geri dönerek kaçmaya başladım. çünkü okurken eylemlerde, çalışırken mitinglerde, ya da en basitinden bir mahalle kavgasında bile bulunmuş bir yurttaşın ilk bilmesi gereken, kalabalığın içinden elinde copuyla, ağzından küfür saça saça üzerine gelen bir polisten en az yüz metre uzağa gidilmesi gerçeğidir.

Benimle birlikte koşan taraftarlardan biri hüngür hüngür ağlıyordu. Elimi omzuna koyarak “üzülme bu kadar, ne yapalım maç bu; sonuçta yenmekte var yenilmekte “dedim. Çocuk suratıma dik dik bakarak “abi manyak mısın sen ne maçı, ne yenilmesi; Görmüyon mu adamlar biber gazı sıktı yüzümüze” dedi… gerçekten o an sağımda solumda yer alan herkesin yerde ya da ayakta öksürmeler arasında nefes almaya çalıştığını fark ettim. Tabii çocuğa “ya ben bunları astım hastası sandıydım” diyemedim. ”biber gazı mı? nıç nıç nıç… Ayıp ya, yakışıyor mu polise “ diye tavır yaptım…

Biraz bekledikten sonra tekrar stadın giriş kapısına yöneldim. Elinde bileti, kombinesi olan taraftarlar bile stada alınmıyordu. Yanıma gelen bir velet “abi maç kaç kaç?” diye sordu. Kaşlarımı çattım “bırak maçı… polis geliyor kaç kaç! “dedim… ”ne kaçıcam ya” dedi “gelirse gelsin, bizim elimiz de armut toplamıyor”… Benden en az 15 yaş küçük çocuğa “haklısın abi” deyip alttan aldım… ”abi çekirdek var veriim mi?” diyerek cebimdeki poşeti önüne serdim; yalakalık olsun diye… ”yok ya istemez,çekirdekçi tayfadan değiliz biz” diye döndü arkasını gitti, bende çaktırmadan karşı kaldırıma geçerken yanımdan zafer kazanmış komutan edasıyla geçen Çevik Kuvvet amirine dönerek “valla amirim, bu Beşiktaş taraftarı terörist gibi, az bile yaptınız, ellerinize sağlık, Allah devlete, polise zeval vermesin” dedim. Sertçe gülümseyerek “dur daha bu ne ki, asıl 1 Mayıs’ta görüşeceğiz bunlarla “ diye yanıtladı beni.

O sırada kaldırımın yanında elinde bayrak, yüzünde Che baskılı bir atkı olan gençten bir çocuk “emin ol görüşeceğiz” diye söylenerek geçti yanımızdan. Arkasından baktım…

Atkının görünen tarafında ‘Terketmedi Sevdan Beni” yazıyordu…

Muhlis Vatandaş Muhsin

Analiz/Gökhan GÜRGAN

Şampiyonluk anılarının tozlu raflara kalktığı, kirli havaların çaresizce solunduğu altı koca senede duyguları içten içe saran bir isyanın patlak vermesi kaçınılmazdır. Umudun eline "belki gelir" diye bakmak, maziye dalıp heyecan aramak, tükenen parmaklarla mutlu sonu yakalamak... Hiç şüphesiz darağacına sıkışan tutkuların son arzusunu oluşturmaktadır. Sevmekten bıkmayanlar bilirler ki sevdadan alınacak tek bir karşılık günün birinde girilecek toprağı bereketli kılar.

Beşiktaş'lının takımına üşenmeden, usanmadan, beslediği sadakat, kocası kaptan olan kadının salihalığını bile sollamıştır. Saklandığı kabuktan sıyrılabilme, konvoylara eşlik edebilme, davullarla, zurnalarla sokak sokak gezinme hasretiyle kavrulan bu güzide taraftar, her şeyi unutmak, hiçbir şeye kulak asmamak ve nihayetinde şampiyonluğu kutlamak istiyor artık.

Beşiktaş, uzun zamandır susadığı mutlu sona emin adımlarla ilerken Mustafa Denizli'nin takımın başına geçmesiyle birlikte takımda oluşan ahenk, skor tablosuna yansıyan neticelerde somutlaşıyor.
Süper Lig'in 2. yarısındaki maçlarda bir tek mağlubiyeti dahi bulunmayan siyah beyazlılar, çetrefilli kaotik günleri zihninden bertaraf edip kupanın sahibi olmak, hemen ardından lig şampiyonluğunu elde etmek için hazır kıta bekliyor.

Konumuz gereği mutlak ve mutlak şampiyonluk bekleyen Beşiktaş'lılara, bu sevinci yaşatmak isteyenlerden izlenimlerimizi sunalım. Yani sadedimize Beşiktaş'ın askerlerini eleştirmekle başlayacağız lakin savaştaki stratejinin temelini kadrodaki neferler sağladığına göre biz de bunun üzerinden dem vurmak durumundayız. Ayrıca komutan Denizli'ye de zarfımızı ileterek, görüngülerle mini bir tura çıkacağız.

Öncelikle hedefe giden yolu sağlamlaştırma amacıyla yapılan transferlere bir bakalım çünkü performansları ve faydalarına ışık tutup iyice görmek gerekiyor. İlk olarak Süper Lig'in ikinci yarısının hemen başında ön liberoya monte edilen Fabian Ernst’i görüyoruz. Bölgesine zamk gibi yapışarak, verdiği mücadeleyle 40 yıllık Beşiktaş'lı izlenimi yaratıyor bu futbolcu. "İnönü'de mürüvvet yaşamadan bana çıkış yok" diyor adeta Ernst.

Yusuf'a gelince... Hakkını kime versek bilinmez ama "bekleyelim görelim" tedirginliği ile acaba sorularına oynadığı sakin ve iş bitirici oyunla yanıt veren teknik oyuncunun, yakışıklı tavırlarıyla “bu maratonda ipi göğüsleyen biz olacağız" haykırışını sağladığı kritik katkılarla net bir biçimde duymaktayız.

Ne yazık ki bir Türk sporu sorunsalıdır kalecilik. Zar zor bulunan “iyi yerli kaleci” sıkıntımızın nesli tükenmekte olan altın değeri Rüştü, karakartal adına bu senenin sakinleştirici iğnesi olmuştur bir nevi. Abiliği var en azından unutulmamalı. Ayrıca defansın ana yurdu İtalya'dan apar topar getirilen Sivok'un ve onun kadar başarılı olmasa da Zapo'nun, dağınık savunmayı eski haline nazaran derleyip toparlaması, Beşiktaş'a çaresi bulunmayan savunma zafiyetinin ilaç tedavisini en azından lig için başarıyla uygulattı. Mustafa hocanın Tello'ya verdiği "hürgeneral rütbesi" de Şili'linin orta sahayı idare etmesine vesile oldu. Böylece birçok maçta, orta sahada atak sürdürme saniyesi artarak, karakartala maç ya da maçlar kazandırıldı. Yerli tayfasından ise Ekrem'in azmi takdire şayan. Ulusal takıma da göz kırptı bu koca yürekli adam.

Beşiktaş'ta parıldayan oyuncuların dışında maalesef gitgide donuklaşan yıldızlar da var tabii. Mesela Serdar Kurtuluş, Uğur İnceman gibi umut vaadeden futbolcuların kenarda oturmasının sebebi tartışılır. Bu husustaki fikrim "işleyen demir ışıldar" atasözünde saklıdır. Gökhan Zan, Serdar Özkan, İbrahim Üzülmez gibi futbolcular da hem agresif halleriyle takımı duraksatıyor, hem de geliştiremediği mentaliteleriyle Beşiktaş'la bağdaşamıyorlar. İbrahim Toraman ise bir kaç hafta harikalar yarattıktan sonra karakartalın başına bela olan kartları kolayca görme işinde pek bir ustalaştı! Yazık oluyor. Bazı davranışlar refleks mahiyetinde gelişen hareketler dahi olsa, bu türden hataları frenlemenin yolu bulunmak zorundadır.

Futbolcuların gidişatı hakkındaki en gerçekçi değerlendirmeler yönetim ve Mustafa hoca tarafından muhakkak yapılacaktır fakat "görünen köy kılavuz istemiyor" demekten alamıyorum kendimi. Haliyle kaybetmeye tahammülü kalmayan bir Beşiktaş düzeneğinin canı gönülden yaratılmak istendiğine her Beşiktaş'lı tanıklık ediyor. Bu yüzden Beşiktaş kadrosunda yaşanacak muhtemel bireysel aykırılıkların kolektif futbolun kırılmasına neden olacağı aşikar. Oysa şampiyonluk yolunda son düzlüğe gelinmişken rutine değil sprinte ihtiyaç vardır. Kısacası bahsi geçen olguları gözardı etmek hata çıkmazına sokar siyah beyazlıları. Telafisi olmayan haftaların içine çoktan girildi. Jest ve mimikler bile saniyeler kadar önemli. İşte bu bilinç, idari heyet ve teknik kadro aracılığıyla futbolculara daima hatırlatılmalıdır.

Beşiktaş son beş haftaya lider Sivasspor'un ensesinde, tam tamına 1 puancık farkla giriyor. Önünde önemli bir kupa finali ve her biri ayrı ayrı zorlu geçecek maçları var. Beşiktaş'lı futbolcuların idmanlarında, çalışmalarında psikolojik olarak desteklenmesi şarttır. Kara kartalda son yıllarda iyice sarsılan derbi karizmasını tekrar kazanma gayreti futbolculara birer birer aşılanmalıdır.

Mustafa Denizli mantıklı hareket edip, sakin duruşu ve demeçleriyle Beşiktaş'a ve Beşiktaş'lıya özgüven kazandırıyor. Yaptırdığı transferlerle ağır ağır bir iskelet oluşturdu. Kanatlardaki verimsizlik, acelecilik ve savunmadaki kişisel hatalar tazeliğini korusa da olası şampiyonluk Beşiktaş'ı Şampiyonlar Ligi'ne ön elemesiz sokacak, kulübün de mali bazda nefes almasını sağlayacaktır. Bu yılın mütevazı Süper Lig'inde azgın dalgaları kendi kendine yaratan Beşiktaş'ta, suların durulma zamanı belirmiştir. Bilinen o ki şafak sökeli çok olmuş, av vakti ise çoktan gelmiştir.

Sürgündeki tanrıça/Levent İŞBİLEN

"Bir boşluk bırakıp gidenler vardır. Tek bir tuğla eksilmemiştir içinde, tek bir tuğla yerini bile değiştirmemiştir ama bir boşluk, durup durduk yerde, apansız, öncesi olmayan bir boşluk belirir. Ne diyeceğini bilemezsin, duydukların anlamsız söz yığınları gibi, dizi dizi boş süt şişeleri gibi…"

Anlatacaklarım herhangi bir zaman ve yerde yaşanmıştır. Öncesini ve sonrasını önemsiz olaylar yığını gibi gölgede bırakan, anlamını geçmiş ve gelecekten daha çok içinde taşıyan olaylardandır. Ayrı ayrı yönlere giden birçok tren yolunun kesiştiği önemli, büyük garlar vardır; kalabalık, parlak, gürültülü. Trenler gelir, trenler gider. Hep bir koşuşturmaca, ivecen, geç kalmış insanlar yaşar bu garlarda; geçici olduklarını bilen. İvecen adımları da bundandır; geçiciliklerinden. Ben bu garların az sayıdaki kalıcı insanından biriyim. Bir trenle gelmiştim buraya, aktarma yapacaktım. İvecendim, öbürleri gibi indi bindi sırasında yitmekten de korkuyordum sanırım ama yittim. Bineceğim treni bulamadım. Hiç bir trenin numarası tutmadı, kalakaldım. Birçok tren geldi gitti. Gelenlerle küçük umutçuklar, gidenlerle koca koca çökkünlükler yaşadım. Sonra alıştım bekleme salonlarına, insanların tren pencerelerinden güvenlikli, huzurlu bakışlarla beni süzmelerine. Bekleyen bir adamdım onlara göre. Bazıları birçok kez gelip geçtiler, beni bellediler. Hep bekler olmam onlara garip gelirdi; bakışlarından belliydi bu. Onlara da alıştım. Hatta kimiyle dost bile olduk. Küçük molalarda hoş sohbetler paylaştık. Uzun bir zaman bekleyişimin sonlu olduğunu düşündüm. Beklemeye alıştığım zamanlarda da sürdü bu yanılgım. Bir gün trenimin geleceğini, uzaklarda, küçük bir kasabada beni bekleyen yaşantıya ulaştıracağını düşünürdüm. Bu düşünüş beni mutlu kılardı, hem de huzursuz. İçimde anlamlandıramadığım çelişkiler yaşardım. Küçük molalarda edindiğim dostlar beni ilgiyle dinler ama anlamazlardı; anlattıklarım bir zaman sonra sıkardı onları; yüzlerinden anlardım. O zaman bırakırdım onlar anlatsın. Bana geçtikleri yolları, gittikleri kasabaları, yaşantıları anlatırlardı. Bilmezdim bir trende nasıl yol alınır, zaman nasıl geçer; kasabalara, şehirlere nasıl girer tren; kasabalarda, şehirlerde nasıl yaşanır. İyi, hoş, güzel olmalı diye düşünürdüm, onlara öykünürdüm. Bir trenin peşine takılıp yol alırdım ama ne bileyim, trenlerdeki insanlar beni kolay kabullenemezlerdi. Garlarda, küçük molalarda sohbetimi hoş bulanlar nedense tren yolculuklarında sıkılırlardı, rastladıkları ilk durakta itiverirlerdi aşağı. Yoksa ben mi atlardım onlara sıkıntı verdiğimi görüp? Ne bileyim bir şeyler olurdu işte. Fazlalarımız, eksiklerimiz öylece kalırdı birbirlerine yabancı. Buna da alışmıştım; iki üç duraklık küçük tren yollarına.

Artık gardan öncesini pek rahat anımsamadığım, anıların birbirine karıştığı, yaşanmışlıkların öncesinden ayrı tatlarla algılandığı, yanılgıların oldukça çoğaldığı günlerde oldu anlatacaklarım. O bir sonbaharda çıktı geldi ya da ben onun yaşadığı ülkenin sınırlarına ulaştım, sınırları geçtim. Tren yollarının kesiştiği gar tümüyle benim uydurmam; öyle bir gar yok. Yarattığım, kurguladığım ve anlattığım bir düşlem yalnızca...

Dediğim gibi bir sonbaharda karşılaştık. Bomboşluğunu yeni anlamış/anlamak üzre olan insanlardan biriydim. Onun hüzün ırmağının sularından geçmiş bakışları vardı. Ürkü veriyordu. İnsansı dünyaya ilişkin hiç bir istem göremiyordum onlarda. Gözleri hüzünlü bir boşluğa açılıyordu. Hiç bir şey saklamıyordu çünkü saklayacak hiç bir şeyi yoktu; yalnızca hüzün ve boşluk… İçimin bir yansımasını gördüğümü çok sonraları ayrımsadım. Uzun bir zaman karşılaşmamızın bir rastlantı olduğunu düşündüm. Milyonda, milyarda bir olasılık; hiç tanışmayabilirdik. Oysa fazlalarımız eksiklerimiz öylesine uyuyordu ki, onu ve beni toplasalar sıfır olurduk, mutlak sıfır. Hiçbir duygumuz, düşüncemiz, hatta önceki yaşanmışlıklarımız açıkta kalmazdı. Biz, birliğini yitirmiş bir bütünün parçaları olmalıydık. Ayrılmazdan önce kararlaştırmıştık buluşmayı. Zamanı geldiğinde ikimiz de belirlenen yerde olduk, hepsi bu. Elbet unutkanlık eski; birbirimizi de, buluşma sözümüzü de unutmuştuk. Daha çok bilinçaltından kök aldığını düşündüğüm bir dürtü, bizi uyardı, buluşma yerinde olmamızı sağladı.

Huzursuzdu, acı çekiyordu. Tamamlanmamışlığın, hep yârim kalacak olmanın acısı, huzursuzluğu. Bir gün bakışlarında küçük gizlere benzer bir umutçuğun ışıdığını gördüm, bana bakıyordu. Aşık oldum. Birdenbire değil; uzun, zor, acılı bir sürecin sonunda... Onun bir tanrıça olduğunu, benim gibi bir ölümlüye bağlandığınıysa çok daha geç kavradım; hemen hemen onu yitirmek üzre olduğum günlerde.

Daha çok bir oyun üzerine kurulmuştu onunla paylaştığımız günler. Kışkırtılmış duygularda, bizim yarattığımız kurallarla oynuyorduk; birbirimize hiç dokunmadan gizemli yerlerimizi keşfetme oyunu. Ben onun bakışlarındaki boşluğu merak ediyordum. Kayıp bir ülke, bir korsanın gizli kalmış bir gömüsü ya da daha başka güzel, değerli şeyler bulacağımı umuyordum. O benim beynimi istiyordu, beyin kıvrımlarımda gezinmek; yaşamın ve sonsuzluğun sırrını bulacağına inanıyordu, belki de Olympos’a dönüş yolunu... Aradıklarımızı bulamadık ama çok daha başka, bambaşka güzellikler yarattık karşılıklı. Birbirimize armağan gibi sunduk onları, utana, çekine. Sevişmemiştik ki. Bu bizim ortak utancımız oldu, pişmanlığımız. O bir tanrıçaydı. Olympos’tan uzaklara, ölümlü insanların arasına düşmüş, dönüş yollarını yitirmiş, yaralı, hüzünlü, yorgun bir tanrıça. Kim bilir belki Zeus’un düzenbazlığına, Ares’in, Athena’nın savaş çığlıklarına kafa tutmuş, onları yermiş bir tanrı ailesinin soyundan geliyordu. Olympos’tan sürülmüş, ölümlülerin arasında yaşamaya mahkûm edilmiş. Küçük bir serçeyi gagasından öptüğünde düşünmüştüm bunları.

"Kutsal bir varlığı tutarcasına avucuna aldı onu, göz göze bakıştılar bir zaman. Belki benim duyamayacağım sözler ettiler karşılıklı. Ayrı bir zamana gidip geldiler, ne kadar sürdü bilmiyorum. Dünyadaki tüm olağanüstü olaylar gibi, özensiz insanların ayrımsayamayacağı küçük bir anda olmuştu tüm bunlar. O an her ikisinin de acıklı yazgısını gördüğümü söyleyebilirim, tüm geçmiş ve geleceklerini ama ben ölümlü bir insanım. Gördüklerimin çoğunu hemen ertesi anda unuttum."

Bakışlarında yakaladığım küçük umutçuk bizim çocuğumuzdu. Büyüyordu gün be gün, dallanıp budaklanıyor, daha derinlere kök salıyordu. Biz yeni yeni güzellikler yarattıkça birbirimizden saklayacağımız şeyler çoğalıyordu. Gözbebeklerinin ardında ölümlülerin bilmediği, tanımadığı öyküler ardlarında hiç bir iz bırakmaksızın yaşanıyordu. Yazgımı, onun yazgısını bilemezdim, ama o biliyordu. Yazgılarımızı anımsadığında, onu ilk tanıdığım zamanlara özgü hüzünlü boşluk gelip yerleşirdi bakışlarına; beni yasa ve acıya boğardı. Bana anlatmazdı ama ben anlardım, yazgılarımız bizi ayrı yer ve zamana sürecek. Zoraki bir gülümseme yayılırdı yüzüne, gözlerinden bir damla yaş süzülürdü. Bazı zamanlarda yazgıların değişebilirliğine inanmak isterdik, inanırdık. Çocuksu bir sevince bırakırdık yüreklerimizi.Yine yazgılarımızı konuştuğumuz, onun hüzünlü bir boşluğa sığındığı günlerden birinde, onu öptüm...

"Efsunlanmış bir gündü. Önce hafif tatlı, sürükleyip götürücü bir ezgi yayıldı. Bir flütten çıkabilecek en mükemmel seslerin bir olduğu ezgiler gibi. O daha bir güzelleşti, doğanın tüm renklerinden süzülüp gelmiş gibi. Biz sevginin çocuklarıydık, bizim günümüz gelmişti. Dünyanın tüm sevgi, güzellik tanrılarına, tanrıçalarına şarap sunduk, adak adadık. Hepsi ama hepsi yüzyılların ötesinden, yeniden yaşanacak bir sevgi günü için, ona tanrısal güzelliklerini katmak için kalkıp gelmişlerdi. Yüzlerce, binlerce küçüklü büyüklü tanrı, tanrıça, sanatçılar; acıların yoklukların değişik kültürlerin içinden onları birleştiren tek bir inanç için, sevgi için kalkıp gelmişlerdi. Duyan yürekleri bir kılmak için efsunlanmış ezgilerin eşliğinde dans başladı, ezginin akışına bıraktık kendimizi. Yükselip alçalan, uçan, yüzen, yürüyen bir ezgi.
(Ölümlünün güncesinden…)

Satranç/Aykut İlker METE

Türkiye Satranç Federasyonu (TSF) tarafından bu yıl 49.su düzenlenen Türkiye Satranç Şampiyonası 24 Mart - 07 Nisan 2009 tarihlerinde Karabük Safranbolu’daki Cinci Han’da düzenlendi.

İlki 1962 yılında rahmetli Nevzat Süer’in şampiyonluğu ile tamamlanan şampiyonalara son üç yıl büyük ustalarımız (GM) Suat Atalık ve Mikhail Gurevich damgasını vurmuştu. Türkiye Şampiyonası Seçme Yarışmasından gelen ilk 14 sporcunun berger sistemle (lig usulü), 40 hamle 90 dakika + 30 dakika ve ilk hamleden itibaren hamle başına 30 saniye eklemeli tempoda yarıştığı şampiyonada, 1992 doğumlu ve Türkiye İş Bankası Ligi takımlarından Adana Truva Satranç Spor Kulübü’nün sporcusu Mustafa Yılmaz rakiplerini geride bırakarak şampiyonluğa ulaştı.

Bu başarısı ile de Türkiye Şampiyonu olan en genç sporcu oldu. Unutmadan hatırlatalım bu rekor daha önce 18 yaşında şampiyon olan ve bu şampiyonada da oynayan Umut Atakişi'ye aitti. Şampiyonada Barış Esen ikinci olurken üçüncülüğü ise Turhan Yılmaz elde etti.


Genç şampiyonumuz, Mustafa Yılmaz böylelikle milli takıma doğrudan girmeye hak kazanırken, gelecek yıl yine doğrudan finale katılma hakkı elde etti. Ayrıca tüm sporcuların USSP (Ulusal Sporcu Seçme Puanı) aldığı turnuva 30 USSP’nın da sahibi oldu.

Sırası gelmişken bu organizasyonla ilgili de kısaca bilgi vermek istiyorum. Ülkemizde satranç şampiyonası Türkiye Satranç Şampiyonası Seçme Yarışması ve Türkiye Satranç Şampiyonası olmak üzere iki aşamada yapılıyor. Seçme yarışması İsviçre Sistemi 10 tur üzerinden yapılırken final seçme yarışmasından gelen 14 sporcu ile berger sistemle yapılıyor. 2000 yılından günümüze şampiyon olan sporculara baktığımızda ise şu sporcuları görüyoruz.

2000 Tamer KARATEKİN
2001 Umut ATAKİŞİ
2002 Can ARDUMAN (Serkan YEKE)
2003 Kıvanç HAZNEDAROĞLU
2004 Turhan YILMAZ
2005 Umut ATAKİŞİ
2006 Mikhail GUREVICH
2007 Suat ATALIK
2008 Mikhail GUREVICH

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

** 1974 senesinde Stockholm ilk dünya bilgisayar şampiyonasına ev sahipliği yapmıştır. Sovyet programı Kaissa turnuvayı kazanmıştır.

** Geçerken alma kuralı ilk kez 1490 yılında uygulanmıştır. 1880 yılında bütün ülkeler “Geçerken Alma” kuralını kabul etmiştir.

** 1962’de FIDE’ye üye olan Türkiye Satranç Federasyonu (TSF), 1954 yılında beş satranç derneğinin biraraya gelmesiyle kurulmuştur.

** Uzay ile dünya arasındaki ilk maç 9 Haziran 1970'te olmuştur. Soyuz-9 kozmonotları, yerçekimsiz ortam için özel yapılmış takımlarıyla yer istasyonunda çalışanlara karşı oynamışlardır. Oyun beraberlikle sona ermiştir.

SATRANÇLA İLGİLİ LİNKLER :
>>> Kuzey Kıbrıs Satranç Federasyonu web sitesi : www.ncchess.com

>>> Türkiye Satranç Federasyonu (TSF), Bursa Satranç İl Temsilciliğinin web sitesi :
www.bursa.tsf.org.tr

>>> Birçok uluslararası veya lokal turnuvanın datalarını inceleyebileceğiniz (sıralama, katılım vb.) ilginç bir web sitesi :
www.chess-results.com

SÖZÜN ÖZÜ :
"Satranç akılla oynanır, ellerle değil!"

Satranç sporu ile ilgili soru ve görüşleriniz için eposta adresim : aykutilkermete@gmail.com

Biz kimiz?

Biz, büyük olmayı "çok" olmak, önüne her geleni ezebilmek, görgüsüz hezeyanlarını tatmin için herşeyin ve herkesin alınıp satılabildiği ortamları yaratıp sonra da oradan beslenmek olan ve tapınılası tek değeri sadece ve sadece "güç" olarak görenlerin yer aldığı tribünün tam karşısında, Eto'o ların,Pluton'ların,Pakistan'lı bebelerin, Irak'lı dedelerin, Latin Amerika'lı işçilerin,siyahların-beyazların,kızılderililerin-eskimoların-çingenelerin,pazar malı ucuz beyaz pamuklusunun üzerine siyah şeritler diktirerek mahalle maçına çıkan veletlerin, o ucuz formayı o velete etiketini koymadan diken komşu teyzenin, topumuzu bize bedeli ruz-ı mahşerde ödenecek bir "borç" karşılığı veren bakkal amcanın, sözün özü "Halkın Takımı" yız.

İzleyiciler

online ziyaretçiler

Halkın Takımı Dergisi 1. sayı

Halkın Takımı Dergisi 1. sayı
Mayıs-2008

Halkın Takımı Dergisi 2. sayı

Halkın Takımı Dergisi 2. sayı
Temmuz-2008

Halkın Takımı Dergisi 3. sayı

Halkın Takımı Dergisi 3. sayı
Eylül-2008

Halkın Takımı Dergisi 4. sayı

Halkın Takımı Dergisi 4. sayı
Kasım-2008

Halkın Takımı Dergisi 5. Sayı

Halkın Takımı Dergisi 5. Sayı
Mart/2009
Web Stats