www.halkintakimi.com fanzinidir

21 Aralık 2008 Pazar

4.SAYI.../KASIM-2008

Bizden.../HALKIN TAKIMI

Mart ayında fikir olarak aklımıza düşen ve acabalarla dolu geçen 7 ayın ardından 4. sayımızı da çıkarmayı başardık. Ataların “Kervan yolda düzülür” ilkesine sımsıkı sarılarak ilerlemeye devam ediyoruz. Şimdilik her iki kanadımızı oluşturan okuyucu tepkileri yönünden zaafiyetimiz olsa da savunma göbeğimiz, orta sahamız ve de forvetimizin üstün gayretleriyle başımızı eğmek zorunda kalmadık; artık düşmeyiz diyebiliyoruz.

Bu sayımızdan itibaren konuları kategorize ederek işlemeye başlıyoruz. Sitemiz üyelerinin yazılarını “Özkaynak” başlığı altında yayımlıyoruz. Hayatın diğer alanlarına ilişkin yazıları ise “Endirek Serbest Vuruş” bölümünde değerlendireceğiz artık. Bu bölüme ilk topu “çekilin ikisini de ben kullanacam” diye kapan Yumurtakafa Yılmaz dikti.

Geçen sayımızdan bu yana geçen iki aylık sürecin gelişmelerine ilişkin detaylı bir analizi Gökhan Gürgan arkadaşımız kendi üslubunca yapmaya başlıyor. Çarşı’nın kilit isimlerinden Çene (Ergin)’in zamane taraftarına verdiği dersler ise direk vuruş kategorisinde olmasına karşın Özkaynak sayfalarımızda yerini aldı.

3. sayımızda başladığımız Satranç sayfamızı hazırlayan Uluslararası FIDE hakemi Aykut İlker Mete arkadaşımız değerli katkılarını vermeyi sürdürüyor. Cem Özel’in kültür sanat sayfası Atölye ve Bahattin Baba artık ilk onbirde formayı tamamen kapmış görünüyorlar.

Bu sayımızın konuk yazarı Topraksaha Ruhundan Kenan Özcan. Aslen bir İnegölspor taraftarı olan Kenan bu kez Avrupa-Brezilya futbolu üzerine sosyal kriterlere dayalı bir yorumunu bizlerle paylaşıyor sayfalarımızda. Ümit Bayezit’in söyleşilerindeki tatlı sohbet tarzı artık gelenekselleşiyor. İzmir’li genç kartalların geçtiğimiz Ramazan Bayramında toplu

olarak gerçekleştirdikleri huzurevi ziyaretlerinin izlenimlerini ise Halkın Takımı PAF tan Emre Yüksel “Etkinlikler” bölümümüzde yazdı. Aynı bölümde Eskişehir Halkın Takımı kartallarından Deniz Güllü Akkuş arkadaşımızın öncülüğünde Van'ın Bahçesaray ilçesine bağlı Elmayaka köyü İlköğretim okulumuza yapılan yardım organizasyonunun detay ve fotoğraflarını bulabileceksiniz. Bundan sonra ki olası etkinliklere yine bu bölümde yer vermeyi sürdüreceğiz.

Eylül ayının tırpanı bu sene de üstümüzden çok yakın geçti. Kazım Kanat abimiz de kombinesini alıp şeref tribünündeki yerine yerleşti. Yukarıdaki kapalının yavaş yavaş dolmasıyla tribün dengesi iyice bozulmuş olmalı ki Galatasaray tribünlerinin güzel emekçisi Alpaslan Dikmen kardeşimiz de karşı tribünlerde yerini alıverdi. Eğer ki yolda Kazım abiye yetişmişse, niye bu kadar acele ettiğinin hesabını kendine sora sora gitmiştir; eminiz. Öğreniyoruz ki Alpaslan’ın ardından bu kez de Ultraslan-Uni temsilciliği yapmış Anıl Aydın kaçırdığı Eylül’e yetişmeye çalışıyormuş. Lösemi teşhisiyle kaldırıldığı İzmir 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde ilik nakli bekleyen bu kardeşimizi göndermeye kimsenin niyeti yok. Galatasaray tribünlerinin kendisine yaptığı çağrıya katılıyor ve “Dayan koca adam” diyoruz.

Eylül, verdiği acılardan özür dilercesine bir de kupa getirdi bizlere. İlk kez düzenlenen kadınlar voleybolu Balkan kulüpleri kupasında ilk şampiyonluğu Beşiktaş’ımızın dişi kartalları kaptı geldi. Tüm kız kardeşlerimizin alınlarından öpüyor ve teşekkür ediyoruz.

Amiral gemimiz futbol takımımız yine su almaya mı başladı yoksa taze kalafat mı su yapıyor henüz anlamadık ama sintinemiz dolmaya erken başladı bu sene. Kendi sularımızda bir iki yalpaya rağmen hızlı yol alıyorduk ki uluslararası sulara çıkar çıkmaz bir metal kayaya toslayıp battık. Şimdi geminin kaptanını değiştirip salıverdik sulara. Bakalım ne olacak.

Ocak ayındaki 5. sayımızda görüşmek üzere…

Değirmen (Kapak konusu).../Şafak BATMAN

Çok süper ligimizde haftalar geride kaldıkça teknik direktör öğüten değirmenimizde çalışmalarına hız verdi. İlk altı hafta sonunda dört kulüp teknik direktörleri ile yollarını ayırdı.Antalyaspor, Konyaspor, Kocaelispor ve en son olarak da Beşiktaş.

Daha sezon başlamadan Hikmet Karaman' ı gönderen Antalyaspor 'u üçüncü hafta Raşit Çetiner i gönderen Konyaspor takip etti. Dördüncü hafta sonuna geldiğimizde Engin İpekoğlu ile yollarını ayıran Kocaelispor ve son olarakta değirmenin taşları arasına atılan Ertuğrul Sağlam. Galatasaray Teknik Direktörü Michael Skibbe ve Fenerbahçe nin "dede"si Luis Aragones ise öğütülmek için sıralarını bekliyorlar.

Değirmenin başına oturan endüstriyel futbolun para babası başkanları kendi başarısızlıklarını örtmenin yolunu, ordaki hocayı alıp burdakini göndermekte bulmuş gibi gözüküyorlar. Kimi zaman sezon içerisinde aynı hocayı bile iki defa takımı başına getirip gönderme başarısını gösteren kulüp başkanları, kendi durumlarının sorgulanmaması için çeşitli basın yayın organlarında çarşaf çarşaf yayınlanmış beyanatlarının tam tersini gerçekleştirmeyi bile göze alıyorlar. Tıpkı "Ben olduğum sürece bu kulübün kapısından Mustafa Denizli ve Samet Aybaba giremez" diyen; hani 4,5 yıllık görev süresi içinde dört teknik adamla yolunu ayırıp, beşincisine imza attıran sayın Başkanımız gibi.

Kulubümüzün son Divan Kurulu toplantısında 115.6 milyon YTL borcumuz olduğu açıklandı. Bu borcun 50.6 milyon YTL'sinin ise Başkan Demirören'e ait olduğu belirtildi. Endüstriyel futbolun para babaları, parayı verdiklerinden dolayı düdüğü çalma yetkisinin kendilerinde olduğunu düşünerek asıyorlar, kesiyorlar... Oysa ortada kimsenin bol keseden dağıttığı bir para yok. Onlar ortaya koydukları paranın karşılığını "ekonomi dışı" yollarla alıyorlar, borç yine kulübe yazılıyor. Borçlu yine müşteri yerine koyulmak istenen taraftar oluyor.
Şimdilik sağdan soldan taşıma hocayla değirmen dönüyor ya bakalım nereye kadar sürecek bu saltanat.

Espri:Murat ARU
Çizen:Hakan KİREZCİ

Aşığız ulan!.../ÇENE Ergin

Başımız dik umutla yürüyoruz yarınlara. 40 yıllık yaşantımızda kimseye eyvallahımız olmamıştır. Bu kendisine “BEŞİKTAŞ’lıyım”

diyen herkes için çok önemli bir durumdur. Geçmişte gün oldu, yirmi arkadaş bir ekmeği doya doya paylaştık (gerçek) ve hiçkimseye, hiçbir zaman şikayette bulunmadık; o anı yaşıyorduk sadece, bir de o andan sonraki maçları…

Yaratıcı olmak mecburiyetindeydik ve bu mecburiyet bazen öyle bir hal alıyordu ki birçok mucide taş çıkartıyorduk. Sandviç satma bahanesiyle maça 15 saat kala stada giriyorduk. Bazen bu bahaneye öyle kaptırıyorduk ki kendimizi gerçekten sandviç satarak harçlığımızı çıkardığımız bile oluyordu.

Şikayetçi değildik. Dedim ya, asıl şikayet etme hakkı çevremizde, bizi korumaya çalışan yakınlarımıza aitti. Gerek İstanbul’da gerekse deplasmanda sevenlerimizin gözü kulağı hep kapıda yada telefonda olurdu.

Maalesef semtimizdeki bakışlar bile bize acıma, kırgınlık ve saygı arası med-cezirler sergiliyordu. Biz onca yokluğa rağmen hiçbir garibanı ezmedik, sırtına binmedik aksine bazen Robin Hood’culuk da oynamadık değil hani…

Bir sabah kalktığımda kendi kendimi sorguladım. Sonrasında anladım ki artık büyümüşüz (yaş olarak). İşte o büyümenin vermiş olduğu olgunluğu taşıma mecburiyeti beni zorlamaya başladı. Bu nedenle 15 yıldır semtten uzakta (içim buruk bir şekilde) ekmek parası için alınteri döküyorum. Neden bunu anlatma gereği duyduğuma gelirsek; Şimdilerde içimin daha da buruk olmasındandır. Bizler
bedeller vererek gençliğimizi feda ettik ve şuncağız da pişmanlık duymuyoruz ancak çoğu genç arkadaşta bu vicdani sorumluluğu ve yaratıcılığı görememekteyim. Evet, onlarda bizim gibi günü birlik yaşıyor fakat tek farkla; özeleştiri yapmaktan uzak durarak.

Oysa bir insan ne kadar çabuk kendisiyle yüzleşirse bir o kadar ufku genişler. İçimizde, dışımızda veya yanımızda gözlerin üzerimizde olduğunu unutmamalıyız. çArşı bir güç ise bu gücü, onurlu, olumlu ve çoğulcu bir şekilde taşıma olgunluğuna sahip olmalıyız. Yani genç arkadaşlar bunca gelişmiş teknoloji karşısında dezavantajı daha da avantajlı hale getirmelidirler.

İçinde o yaratıcılığı taşımayanlara ise tek tavsiyem;
Bir işe girip çalışsınlar. Fabrika, lokanta, tarla, pazar ya da buna benzer doğru dürüst bir işte çalışsınlar ve emek vererek kazandıkları para ile (kalırsa) bilet alarak maça girsinler. Böylelikle insanların ekmek parası ve tuttukları takım uğruna nelere katlandıklarını çok daha iyi kavrarlar. Bu sayede yiyecekleri ekmekten de, girecekleri her maçtan da daha büyük zevk alacaklardır. Kimseye eyvallah demeden.

Dedim işte, 15 yıldır semtimizden ayrıyım ve ne kadar ayrı kalsam da semtimizi, semtimizin insanlarını, BEŞİKTAŞ’ı ve BEŞİKTAŞ’lıları ve hatta diğer tüm insanları da çok seviyorum. Yeter ki doğru-dürüst insan olsunlar.

Semtimiz erkek semti Aşık eder herkesi Üstümüzden eksilmesin Bayrağımın gölgesi İşte biz kötü günde Hep Omuz omuzayız Övünmek gibi olmasın Biz KARAKARTAL’lıyız.

Senede birgün.../Emre YÜKSEL

Sabah uyanıp bayram namazına gittikten sonra eve gelip kahvaltımı yaptım. İçimde bir heyecan var, biraz da hüzün; ortaya karışık. Huzurevine gidip insan sevindirecektim. Kahvaltımı yapıyorum; içim içime sığmıyor. Kahvaltıdan sonra biraz dinlendim. Saat 11’e geliyor, gitme vakti. Birlikte gideceğimiz arkadaşlarla buluşmak üzere sözleştiğimiz mekâna doğru yürüyorum. Yolda Şirinyer Parkı’ndan geçiyorum. Bankta yaşlı bir amca tek başına oturuyor. Belki bir tanıdığıyla buluşacak. Belki de –bunu söylemek çok acı ama – evinde! misafir bekliyor. Tam içimden “keşke ona da yardım edebilsek” diye düşünüyordum ki telefonum çalıyor. Arkadaşlarım yola koyulmak üzere, “ Hadi” diye sesleniyorlar bana. O amcaya yardım edememenin burukluğuyla yoluma devam ediyorum. Diğer kartallarla buluşup huzurevine doğru yola koyuluyoruz.

Huzurevi’ne vardık. Girişte sarı renkli binalar gözümüze çarpıyor. Organizasyonu gerçekleştirebilmemizde büyük payı olan Sibel Abla özenle düzenlenmiş, oldukça lüks gibi duran bu sarı binalarda varlıklı amcaların, teyzelerin kaldığını söyledi. Aklımda, içinde bulunduğumuz düzen, paranın işlevi v.b konular seyirdi. Sonra tekrar düşündüm de, ne kadar paran olursa olsun yalnızlık zor be kardeşim. Biraz daha ilerlediğimizde amcalarımızın, teyzelerimizin oturup sohbet ettikleri, çay içtikleri, tavla oynadıkları; kısacası vakit geçirdikleri nezih bir mekân çıkıyor karşımıza. Hemen oradaki yaşlıların bayramını kutlayıp, aldığımız çikolataları veriyoruz. Fotoğraf makinem hazırda. Ben daha önce bir insanın elini öptüğümde bu kadar sevindiğini, bu kadar hüzünlendiğini bu iki duyguyu bir anda yaşadığını hatırlamıyorum. Bizleri hemen bağırlarına bastılar. Mehmet amcanın yanına oturuyoruz.

“Dokuz çay!…” Buraya gelişi için kendisini suçluyor Mehmet amca, gözleri doluyor. Arkadaşımız Nuri onu dinlerken duygulanıyor ve tabiî ki bizlerde. Çaylarımızı bitirdikten sonra Mehmet Amca hesabı ödemek istiyor. Biz ne kadar ısrar etsek de o galip geliyor ve hesabı ödüyor. Ne kadar mutlu, çocuklarına çay ısmarladı. Sonra evleri gezmeye başlıyoruz. Evlerin kiminde 5 yatak, kiminde de 10 yatak var. Bir eve girdik. Karşımızda sakallarını köpüksüz, kuru kuru kesmeye çalışan bir amca. Üzülüyoruz doğal olarak. ”Sıhhatler olsun” diyerek içeri geçiyoruz. İçeride diğer yaşlı amcalar. Çikolatalarımızı ikram ediyoruz. Bu arada ben fotoğraf çekmeye devam ediyorum. Elinde gülüyle bir köşede bayramının kutlanmasını bekleyen amcamızı çekiyorum; mutlu olduğu her halinden belli oluyor. Derken 10 numaralı odaya giriyoruz . Kapıda bizi, kalpleri de kapı numaraları gibi on numara olan teyzelerimiz karşılıyor. Geçen seneki ziyaretimizden bu güne çok şey , ama çok şey değişmiş... Bizi kapıda karşılayan nine şimdi bastonla geziyor.Yemekte yakaladığımız için erken ayrılıyoruz.

Bir başka amcamızın yanına gidiyoruz . Bir köşede oturmuş etrafa bakıyor bayramın verdiği neşenin yansıdığı gözleriyle. Beşiktaşlı olan bu amcamız eski kongre üyesi olduğunu söylüyor ve Sinan Engin’e saymaya başlıyor. Bu hoş muhabbet’in ardından bir fotoğraf çekilip o amcanın yanından da kalkıyoruz.

Artık gitme vakti geliyor. O kadar uzun süre kalmak güvenlik açısından zararlıymış.
Huzurevinin önünde hatıra fotoğrafı çekiliyoruz ve sonra herkes evlerine dağılıyor. Yorucu ama güzel günün ardından bir değerlendirme yaptım kendi kendime ve karar verdim;
Ben bu bayram huzurevindeydim. Artık her bayram orada olacağım.

Ben bu bayram el öptüm.
Her elin farklı bir hikayesi var. Öpmem için uzatılan ellerin ayrı bir hatırası var.
Bir Beşiktaşlı olarak böyle bir etkinliğe katıldığım için önce kendimle , sonra da arkadaşlarımla gurur duydum. Elimden geldiğince yaşadıklarımızı ve yaşattıklarımızı anlattım Daha nice “ huzur”lu organizasyonlara inşallah… Sevgiyle kalın.

Feleğin tekerine çomak sokuyoruz.../Deniz Güllü AKKUŞ

Beşiktaş taraftarının sosyal duyarlılığı çerçevesinde süregelen etkinliklerinden biri de Van'ın Bahçesaray ilçesine bağlı Elmayaka köyü İlköğretim okuluna sahip çıkmak oldu.
Yumurtakafa Yılmaz ve Murat Ödemiş arkadaşların öncülüğünde başlatılan kampanyanın devamı niteliğinde Eskişehir’de örgütlenen Halkın Takımı, çevre esnafının da destekleriyle oluşturdukları yardım paketlerini uzaklardaki bu okulumuza ulaştırdılar.




ESNAFTAN DESTEK GÖRDÜK

Fatih Abi... Mustafa Abi...
gibi semtimizin esnafları bu kampanyamızda bizlere büyük destek oldular. hatta Akın ve Mesut; Emre Basalak, Salih, Merve, Cenk, Özer, Celal, Abdullah ve Güllük mahallesinin diğer sakinleri gibi bizzat malzeme toplayıp fiilen kampanyamıza katıldılar. Endüstriyel ahlakın dayatmalarına karşı ayakta kalan son barikat olmanın gururunu yeniden yaşattılar bizlere.

Onların bu destekleri sonucunda oluşturabildiğimiz kolilerin Van’a ulaştırılması bizler için büyük bir sorun oluşturuyordu. Bu sorunu da gönderi ücreti konusunda bizlere büyük kolaylık sağlayan Yurtiçi Kargo sayesinde aşabildik.


Kendilerine Halkın Takımı ve Beşiktaşlılar olarak uzaktaki okulumuzda yaşam ve okuma mücadeleleri içiçe geçmiş minik öğrenci kardeşlerimiz adına da teşekkür ediyoruz.


Kriz mi?... Keriz mi?.../Yumurtakafa YILMAZ

Krizlerin bir çok çeşidi ve sebebi vardır. Esasında herkes “kriz” kelimesinin kulağa hiçte hoş gelmediğini bilir ancak bazıları içinde kendini yenileyerek ve deneyimler kazanarak bulunduğu yerden daha iyi yere taşınma fırsatıdır.

Pek çok çeşidi vardır dedik ya, tabii bu “herkes” dediğimiz kümenin bakış açısı da çok önemli, eşgüdümlü veya farklı olabiliyor. Baksanıza “kapitalizm” daha da vahşileşmek için bir “kriz” modası tutturmuş gidiyor. Bu “vahşi” topluluğun asıl amacı çalışanların bedel vererek kazandığı hakları gasp etmek ve her çalışanı birer “ücretli köle” haline dönüştürebilmek, yanısıra diğer rakip firmaları da kalemine uydurarak eritmeye çalışmaktır.

Bizi ilgilendiren krizin hangi boyutudur?
Devlet halktan aldıklarını diğer “halkalara” aktardığından halka sunulan hizmeti kısıtlar. Bu, bazı ülkelerde yaşanan “burjuva demokrasisi” nin yani sosyal devlet anlayışının tasfiyesi anlamını taşır. “Efendim kriz onların bizi bağlamaz” diye düşünenleri duyar gibiyim; o halde ülkemizde 15 yıldır yaratılan “sözde” krizler kime yaramıştır bir gözden geçirelim.

*Bankaların hepsi karlarını 1000 (bine) katladı.
*Vatandaşın paralarını iç edenler kaçtı; borcu devlet (halkın parasıyla) ödedi.
*Ülkemizin en güzide arazileri yabancılara ballandıra ballandıra peşkeş çekildi.
*Devleti küçültmek adına kar getiren kuruluşlar uluslararası tröstlere pazarlanarak üretim sıfır noktasına çekildi.
*Satılan işyerlerinde çalışanlar sokağa atılarak yeni işsizler ordusu yaratıldı.
*Üretim yapılmayınca bu vahşiler kendi ürettikleri malları çok yüksek fiyata bize satmaya başladı.

Yetmedi.

*8 saatlik işgücü, yerini 24 saat çalışmaya hazır, esnek üretimi getirdi.
*Çalışanlardan sağlık sigortası primi kesildiği halde bir de katkı payı alınmaya başlandı.
*25 yıl çalıştıktan sonra emeklilik hak iken yaş sınırı getirilerek 65’e çıkarıldı. (Mezarda bile emeklilik hayal oldu)
*İşsizler ordusu çoğaldığından sermaye kendi rekabetini çalışanlara yayarak birbirine rakip hale getirdi, bu da yetmezmiş gibi asgari ücretin altında sigortasız, güvencesiz çalışma adaletsizliği meşru hale getirildi.
*Krizden çıkmak adına devletler banka ve borsaları (yasal tefeciler) destekleyerek trilyon dolarları seve seve hibe etti.

Kısacası “kriz” sistemi bizler için yıkım, tröstler için ise “palazlanmak” anlamına gelmektedir. Devletler, açlık sınırı altında yaşamaya çalışan yoksul insanlara yapılacak sosyal yatırımın maliyetini çok bulduğundan yanaşmıyor, halbuki tefecilere sunulan bu paranın 1/300 (üçyüzde biri) ile bu insanlar kurtarılabilirdi; üstelik “balık vererek” değil, “balık tutmayı öğreterek”.

Çok mu politik oldu ?

Çernobil faciası yaşandıktan sonra kanser yüklü bulutlar Karadeniz’imizin üzerine bir karabasan gibi çöktü. Dönemin sanayi bakanı Cahit Aral televizyonlara çıkarak “ne kanseri kardeşim aha ben de içiyorum kanser mi oldum” diyerek insanlarla dalga geçiyordu. Uzmanlar ise ısrarla, ülkemizde 10-15 yıl içinde bir kanser patlaması yaşanacağını söylüyor ve yönetenleri uyarıyordu. Sonradan öğrendik ki Cahit Aral Seylan çayı içiyormuş.

O yıllarda Karadeniz’de toplanan çayın bir bölümü sembolik olarak betona gömüldü. Fındıklar ise poşetlenerek ilkokul çocuklarına (sözüm ona) “gelişmeleri” için üzümle karıştırılarak bedavaya ikram edildi. Sonuç; kanserin her türlüsü uzmanların dediği gibi patladı ve günahsız çocuklarımız “lösemi” illetiyle tanışarak yaşamlarını yitirir oldular…


Evet farkındayım çok politik oldum ama şunu da yazmazsam üzülürüm. Facialara yol açan nükleer enerji santralleri 1985 yılından bu yana hiçbir ülke tarafından inşa edilmiyor. Bu santralleri kurma işi ile uğraşan firmalar ise batmış durumda. Ucuz diye pazarlanmaya çalışılan nükleer santrallerin atıkları imha edilemediğinden maliyeti maalesef çok daha yüksek. Hatırlayın, bir çok gelişmiş ülke zehir yüklü varilleri Karadeniz’e salarak insanlarımıza bir başka şekilde ölüm kusmadı mı?.

Endüstriyel gelişim adı verilen bu vahşi anlayışın yaptığı şeyler ortadayken krizler bahane edilerek toplumu manipüle etmeye çalışanlara karşı uyanık olmak zorundayız. Bir başka açılımla, yıllık milyonlarca dolar para kazanan futbolcular da bu olumsuzluklardan nasiplerine düşeni alacaklardır. Merak etmeyin, onlara verilecek paranın acısı artık “taraftarı müşteri gibi görmek”le de çıkmayacaktır.
Endüstriyel spor anlayışı da kendi sonunu hazırlıyor. Sporu ayakta tutan temel unsur amatör ruh ve o ruha destek veren taraftar sevgisidir. Bu taraftarlar kafasını tekmeye uzatan oyuncuyu da görür, sözleşme zamanına kadar saha da gezinen oyuncuyu da. Bundan dolayı kimse merak etmesin alınan paraların yanında beddualar da prim olarak sunulmaktadır…
Netice olarak sonunda yine biz kazanacağız.
Para çok şey ifade edebilir ancak her şey değildir. Değer verilecek en büyük unsur insan hayatıdır.
Bizler gözümüzü açık tutmak zorundayız.
Kendimizi geliştirerek değerlerimizi korumak zorundayız.

Evet, birşeylerin karşısında olmak zorundayız ve karşımızda “yönetememe krizi” var. Bizde böyle bir yönetimi istememe durumu var mı?
Varsa bunu fiile geçirecek erki oluşturma çabası var mı ?
Olmalı, olmak zorunda.
Yoksa limon gibi sıkılmaya, köle gibi satılmaya devam edeceğiz.


İnsanların çoğu;
Sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor,
Aslında yaşamayı bilmediği için.

W. SHAKESPEARE

Söyleşiler.../Ümit BAYEZİT

ENDÜSTRİYEL FUTBOL ve ÇARŞI

BEŞİKTAŞ’ımızı hem saha içinden gazeteci kimliğiyle hem tribünlerden ve saha dışından taraftar gözüyle tüm perspektiflerden değerlendirme şansını bulmuş, etkin siyasi kimliğinden, sözkonusu BEŞİKTAŞ olunca sıyrılmaktan imtina etmeyen, 1959 Sapanca doğumlu Sn.Barbaros TANTAN ağabeyle yaptık bu kez söyleşimizi.

Ümit BAYEZİT : Barbaros ağabey, öncelikle yoğun temponuz içerisinde bizimle bu söyleşiyi yapmanız, değerli görüşlerinizi HALKIN TAKIMI üyeleri ve okuyucularıyla paylaştığınız için teşekkür ederim.

Barbaros TANTAN : Rica ederim, söz konusu BEŞİKTAŞ ise gerisi teferruattır… Beş yaşımdan beri Beşiktaş’lıyım ve ölene dek de Beşiktaş’lı kalacağım. HALKIN TAKIMI ailesine teşekkür ederken tüm Beşiktaş’lı dostlara selamlarımı sunarım.

Ü.B.: Beşiktaş’la tanışmanız nasıl oldu?

B.T.: Beşiktaş’la tanışmam bir aile büyüğünün yönlendirmesiyle oldu. Ama iyiki de olmuş. Çünkü Beşiktaş, gerçekten benim takımım diyebileceğim tek takım...

Ü.B.: Sadece taraftar olarak tribünden ve saha dışından destek olmakla kalmadınız Beşiktaş’ımızı mesleğiniz gereği saha içinden de değerlendirme, gözlemleme şansı buldunuz. Nedir düşünceleriniz?

B.T.: Beşiktaş saha içinden gözlendiğinde, inanılmaz bir coşku ve tutkunun tarifidir. Hele ki, İnönü tribünlerinde yer alındıysa...
Gazeteci gözüyle baktığımda ise farklı görüntülerle karşılaştığımı söyleyebilirim.
Saha içinde foto muhabiri olarak çok maçını takip ettim; özellikle Kocaeli, Sakarya ve Bolu deplasmanlarında. Bazen çok sevindim, bazen de kahroldum ama her türlü olumsuzluğa rağmen sahaya çıkan 11'in asaleti etkileyici…
Beşiktaş semtinin havasını solumuş, maç çıkışı çarşının (semtin) coşkusunu yaşamış birisi olarak biriktirdiğim anılar, yaşamımın en güzel anıları arasında yer almaktadır. Bu anıları koruyacağıma ve gelecek kuşaklara da miras bırakacağıma tüm Beşiktaş’lılığım üzerine and içerim...

Ü.B.: Birkaç anınızı paylaşır mısınız bizimle?

B.T.: BEŞİKTAŞ’ın efsane Başkanı Sayın Süleyman Seba ile az sayıda da olsa yanyana gelme şansımız oldu. Ben Sakarya’nın Sapanca ilçesinde doğdum, büyüdüm. Kendisi de Sakarya’nın bir diğer yöresinin insanı. O nedenle bölgeye sık sık gelip giderdi. Bunlardan birkaçında yanyana olduk ve kendimi tanıtıp ‘’iyi bir Beşiktaş’lıyım’’ dediğimde, ‘’sizin gibilere ihtiyacımız var. Sakın eksilmeyin, hep artmaya çalışın’’ diyerek etkileyici bir öğütte bulunmuştu. Bu öğüdünü bir süre sonra yeniden karşılaştığımızda anımsattığımda ise ‘’Ben unutmam genç adam’’ diyerek beni mahcup etmişti…

Beşiktaş ile coşku ve hüznü birarada yaşadığım bir anımı da paylaşayım. Uzun yıllardır Kocaeli’nde oturuyorum. Dolayısıyla, Kocaelispor’u da (birkaç yıl öncesine kadar) sıkı biçimde takip ediyordum. Yılını anımsamıyorum ama İnönü’de bir Beşiktaş-Kocaelispor maçıydı. Şiddetli yağış altında oynandı. Maçı, deniz tarafındaki açık tribünün Dolmabahçe yokuşuna yakın noktasında seyrediyorduk. Maç Beşiktaş’ın 7-1 gibi farklı üstünlüğüyle bitti. Ben her golde inanılmaz sevinç yaşarken, maç bitiminde biraz da hüzünlendiğimi hissettim. Çünkü yenilen takım Kocaelispor’du…

Ü.B.: Anılar harika, yaşanılanlar gösteriyor. Ancak, 3 hece 8 harf ne çağrıştırıyor?

B.T.:Beşiktaş ve Beşiktaş’lılık bende kardeşlik, barış ve coşkuyu çağrıştırıyor çünkü Beşiktaş’lı olmak ciddi bir ayrıcalıktır.

Ü.B.: Beşiktaş gündemini takip edebiliyor musunuz ve Nasıl değerlendiriyorsunuz?

B.T.: Takip etmeye çalışıyorum. Taraftarın görüşlerine, değerlendirmelerine daha fazla önem verilmesini istiyorum. Yönetim ve futbolcu arasında sıkışan Beşiktaş gündemi değiştirilmeli. Futbol dışındaki branşlarda da başarı sesleri yükselebilmeli…

Ü.B.: Büyük Beşiktaş Taraftarı Projesi’ni nasıl değerlendiriyorsunuz?

B.T.: Açıkçası projeyi çok yakından takip etmedim ya da ayrıntılandırarak değerlendirmedim. Bunun sonucunda da, görüşlerimi Beşiktaş kulübünün dinamikleriyle paylaşma ortamı yaratmadım. Belki de bu eksikliğimi, bu röportaj sayesinde gidereceğim. Bu yüzden de size teşekkür ederim.

Projenin birinci ayağı olan ve ‘’Oy kullanabilen... Başkanını ve yönetim kurulunu kendisi seçebilen... Yönetime ve yönetim kadrolarına aday olup görev ve sorumluluk alma hakkının olduğu... Başta futbol olmak üzere tüm branşlara öneri getirebilen... Söz hakkı olan 3 Milyon Beşiktaş’lının üye olduğu bir Beşiktaş Kulübü’’ ifadesini kabullenmemek olası mı ?
Projenin ikinci ayağında yer alan ifadede karşılığını bulduğu gibi, ‘’herkese seçme ve seçilme hakkı’’nı, ‘’3 YIL boyunca düzenli üye aidatını ödeyen ve düzenli üye olan her Beşiktaşlı seçme hakkı (OY KULLANMA), 5 YIL boyunca her ay düzenli ödemesini yapan ve düzenli üye olan herkes YÖNETİCİ seçilme hakkını elde etmeli’’ diye tanımlamak çok önemli. İşin özü de bu…

Ü.B.: Günümüz dünyasında, herşeyin ekonomik şartlarla özdeşleşmesinin tek etken olmadığı, Büyük Beşiktaş Taraftarı Projesi’nin uygulamaya konulmasından kaçınılmasında belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Etkin taraftar değil sadece seyirci olmamız isteniyor ve bu kabul edilemez bir olgu biz HALKIN TAKIMI ailesi için. Siz nasıl görüyorsunuz endüstriyel futbol yaklaşımını?

B.T.: Futbol uzun yıllar sadece seyir zevki yüksek bir spor dalı olarak görüldü ama sanayi toplumunun da gelişmesiyle birlikte, kaçınılmaz olarak endüstrileşme sürecine girdi. Artık sadece keyif veren ve adrenalin yükselten bir spor dalı olmaktan çıkıp, sermayenin kasalarını da dolduran bir unsur haline geldi. Yani, halkın cebindeki paranın sermayenin kasalarına yeni bir yoldan aktarılması süreci yaşanmaya başlandı. Çünkü giderek gelişen futbolun ihtiyaçları, artık sadece taraftar desteğiyle karşılanamazdı. Yani, HALKIN TAKIMI olmak kabul edilemezdi.

Ü.B.: Endüstriyel futbolun hedefleri ve varmak istediği nokta ile ilgili öngörünüz nedir?

B.T.: Futbol bir kere endüstrileşip sermayenin yani kapitalizmin esiri haline geldikten sonra, parayı bulmak için her yol mubah hale gelmiştir. Endüstriyel futbolun ana hedefi, bu alandaki her türlü üretimin tüketime dönüştürülmesidir. Çünkü bu yaklaşım endüstrileşmeyi biraz daha sağlamlaştıracaktır. Kulüplerin futbol takımlarının aldığı sonuca bağlı olarak yaşanan şampiyonluklar, ulusal ve uluslar arası kupalarda alınan dereceler, bu müsabakaların maç biletlerinden tutun da satılan formasından ayakkabısına, daha da ötesi canlı yayınlardan sağlanan gelirlere kadar her şey, artık futbolda üretim-tüketim dengesinin temeline harç koymuş durumdadır. Buradan geri dönüşü sağlamak ise pek mümkün değil. Sadece bir yol var, o da kapitalizmin çöküşüdür…

Ü.B.:Tribündeki kişilerde sempati uyandıracak çıkışları da yok değil bu azılı simsarların.

B.T.:Elbette, futbolda endüstrileşme kökleştikçe, ‘’kaliteyi artırıcı’’ önlemler de alınmaya devam edilecektir. Buna bağlı olarak, daha iyi stadyumlarda maç izlemek, stadyumlarda daha iyi koltuklarda oturmak, devre aralarında mevsim kışsa daha sıcak, mevsim yaz ise serinletici dinlenme salonlarına sahip olmak, beslenme ihtiyacının daha hijyenik karşılanması, diğer ihtiyaçlar için hijyenik ortamlar oluşturulması en insani taleplerin karşılanması anlamına geliyor ama aynı zamanda, futboldaki endüstrileşmenin de dayatmaları olarak çıkıyor karşımıza. Bu kadar yatırımın yanına bir de isim yapmış kaliteli futbolculardan kurulu futbol takımı oluşturulunca taraftarı stadyumlara çekmek kolaylaşır düşüncesi giderek yaygınlaştı ve ekonomisi, sosyal yapısı, siyasal tercihleri çalkantılı olan toplumumuzda ve benzer toplumlarda samimi karşılık buldu.

Taraftar duruşu, bir spor kulübü ya da futbol takımı açısından çok önemlidir. Beşiktaş taraftarını hiç kimse kavgacı, saldırgan, sokak grubu, gerici, sermaye uşağı v.b sıfatlarla tanımlayamaz. Çünkü, Beşiktaş taraftarı, duruşunu emekten yana olarak belirlemiştir. Bunun tribün kültüründeki yansıması, “her türlü haksızlığa karşı çıkmak’’ olarak tanımlanır. Tabi, genelde haksızlığa uğrayanlar yönetici sermayedarlar değil, yönetilen işçi ve emekçiler olunca, Beşiktaş taraftarının çıkışları da doğal olarak böyle algılanmalıdır. Bunun ötesinde, çArşı grubunun insanlığa karşı işlenen suçlara karşı çıkışı da, Beşiktaş taraftarının duruşu hakkında önemli referans olmuştur. Bu duruş çok önemlidir ve Beşiktaş taraftarının önemli bir kesimi tarafından da kabul edilmiştir. Bu tavır, diğer kulüplerin ya da futbol takımlarının taraftarlarına da örnek olmalıdır çünkü futbolu endüstrileşmenin batağından kurtarmanın, yeniden insanların dayanışmasını artıran bir spor dalı haline getirmenin başka yolu da yoktur.

Ü.B.:Eksilmeye zayıflamaya başlayan taraftar kültürü uluslararası futbol baronlarının ve onların çanakçılarının ellerini kuvvetlendiren en büyük etken kesinlikle. Beşiktaş taraftarının tavrı bu noktada çok önemli. Bizler HALKIN TAKIMI ve SON BARİKAT olmaya devam edeceğiz bu dayatamalar karşısında.

B.T.: Beşiktaş taraftarları dünyada pek benzeri olmayan bir farklılaşma yaratmış, bunu da topluma kabul ettirmiştir. Yaratılan farklılığın en önemli temeli, kulüp yönetiminde sermaye egemenliğine başkaldırma, emekçilerin, yoksulların ve de sermaye sahibi olmayan diğer katmanların kulüp idaresinde etkin hale gelmesini sağlamak oldu. Bunu, taraftar ortaklığıyla gerçekleştiren Beşiktaş’lıların tribün dayanışması ve mesajları sadece ülkeye değil dünyaya da örnek oldu. Kulüp yönetimi ya da yönetimdeki bazı isimlerin zaman zaman karşı çıkmasına rağmen Beşiktaş taraftarının siyasal tercihlerini de öne koyan çıkışlar yapması kamuoyunda karşılık buldu ve Beşiktaş taraftarı bu karşılıkların simgeleriyle anılmaya başlandı. (halen de anılıyor)

Beşiktaş taraftarının yapısı, diğer bütün kulüplerde de olduğu gibi çok farklı sosyal ve ekonomik katmanlardan oluşuyor ama Beşiktaş’lılık ruhu bu farklılıkların da üstüne çıkarak, o taraftar grubuna ‘’haksızlığın karşısında duran’’ bir kimlik tanımlıyor. Zaman zaman birileri çomak sokmak istese de, taraftar toplamının bu tanımlamadan rahatsız olduğu da söylenemez ancak bütün bu nitelikli bileşime rağmen, taraftarlar arasında farklı gruplaşmalar olması da kaçınılmaz biçimde yaşanıyor. Bu gruplaşmalar, futbol takımı nezdinde ki değerlendirmelerden yola çıkarak kulüp, yönetim ve taraftar üçgenine farklı misyonlar yüklüyor; seyrek de olsa ayrı ayrı yol yürüyebiliyor.

Ü.B.:Bu anlamda bir test atlattı Beşiktaş taraftarı çArşı özelinde yakın geçmişte. Beşiktaş tribünlerinde köklü değişim (etkin simge(A)'nin kaldırılması, sosyal mesaj kaygısı olmayan, söyleyecek sözü olmayan, Türkiye ve dünya ile hesaplaşacak söylemleri duruşu olmayan bir çarşı) size ne düşündürüyor?
B.T.: Düşünülen bu yeni yapılanma “çArşı” olamaz. çArşı’yı çArşı yapan spordaki duruşu kadar, sosyal ve siyasal olaylara bakışı ve sergilediği duruştur. Bu duruş da ‘’spora siyaset karıştırmayın’’ öğüdü verip aslında siyasetin en üst noktasından karıştırmalar yapanlara bir yanıttır. Yani, HALKIN TAKIMI’nın taraftarları, halkın da gerekirse siyasete el koyabileceğini çArşı özelindeki girişimleriyle göstermiştir.

İşte bu durumun rahatsız ettiği noktalardaki SÖZDE BEŞİKTAŞ’lılar, çArşı’nın misyonunu tamamladığı açıklamalarıyla Beşiktaş tribünlerini de esir almayı planlamışlardır ama ‘’yağma yok’’… çArşı’nın duruşu unutturulamaz ve Beşiktaş tribünlerinden silinemez…

Ü.B.:Tüm bu sohbetimiz ışığında, Beşiktaş’ımızın yönetimsel yapısını öncesi ve bugünüyle değerlendirebilir misiniz?

B.T.: Sayın Süleyman Seba Beşiktaş için önemli bir şanstı. Kararlılığıyla iyi bir döneme imza atan isim oldu. Her ne kadar kamuoyunda “Beşiktaş’ı tek adam yönetiyor’’ görüntüsü hakim olsa da bunun, sayın Seba’nın yönetimine katkı koyan diğer isimlere büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Serdar Bilgili dönemi bana göre, Beşiktaş’ı da teslim almaya çalışan sermaye grubu açısından bir geçiş dönemiydi. Sayın Bilgili iyi bir Beşiktaş’lı ve başarılı da olmasına rağmen hep eleştirilen, ötesinde bazen de karalanmak istenen bir Beşiktaş’lı oldu. Bu yüzden ona da haksızlık yapıldığı kanaatindeyim.

Yıldırım Demirören dönemine gelince… Bu dönem, Beşiktaş’lı sermayedarların ‘’gemi azıya aldığı bir dönem’’… ‘’Parayı biz veriyoruz, Beşiktaş’ı biz yönetiriz, kimse karışamaz’’ demeye getiriyorlar. Elbette öyle olmadığını kendileri de kısa süre içinde anlamak durumundaydılar. Bir dönem rahatlıkla bağırttıklarını düşündükleri tribünlerin, ‘’kendi malları’’ olmadığını görmeleri gerekiyordu; gördüler de… Umarım Beşiktaş kulübü ve taraftarları bu demokratik olgunlaşma zeminini kaybetmez, aksine geliştirir.

Ü.B.: Size HALKIN TAKIMI adına tekrar teşekkür ederken her günü SİYAH&BEYAZ yaşanacak, sağlık ve başarılarla dolu yıllar diliyoruz.

B.T: Ben de çok teşekkür ederim. Yaşamda SİYAH&BEYAZ’ın dışında da renkler var elbette ama sağlık ve başarı dolu yılları Beşiktaş’sız düşünemiyorum bile…

Park çocuğu Avrupa mahalle çocuğu Brezilya.../Kenan ÖZCAN

Özellikle büyük şehir ve ilçelerde mahalle hayatı giderek ölüyor. Bunun yerini her türlü ihtiyacı önceden düşünülmüş, rahatınızı tesadüflere bırakmayan, kontrollü alanlara kurulmuş site vb. oluşumlar alıyor. Mahallelerde ise giderek her ara sokak arabaların arı misali vızırdamalarıyla dolan birer ana caddeye dönüşmüş durumda. Kalabalık şehirlerde ise bir karışlık alana derhal beton bir yapı yükseltilivermiştir zaten.

Gün geçtikçe azalan şehir içi yeşil alanlarla tenha ara sokaklar çocukların oyun alanı ve oynama türlerini, oyunlarının içeriğini dahi başkalaşıma uğratıyor. Top oynamak için sadece halı saha ve asfalt zeminler kucak açıyor örneğin.Toplu oyun ve eğlencelere ise eğlence merkezleri ile parklar ev sahipliği yapıyor artık. Kısacası eskiden mahalle sokaklarında yaşadığımız serbest oyunlar yerlerini parklardaki kontrol edilmiş, gereği önceden düşünülmüş oyunlara bırakıyor.

Bir parka giden çocuğun kaderi bellidir. Kaydırak, tahteravalli, şansı varsa boş yakalanmış bir salıncak, belki bir de kum havuzu. Mutlaka ki eğlendiren ama sadece belli bir rutin ve kısır döngü içerisinde eğlenmeye izin veren oyunlar. Parkta bir kere gördüğünüz çocuğu ikinci kere görmeniz zordur. Samimiyet kurmanız mümkün olmaz bu yüzden. Arkadaşlarınızla, oyun araçlarınızla soğuk bir ikincil ilişki kurmuşsunuzdur. Herşey makine düzenindedir.
"Sıraya gir, merdivenden çık, kay, ha ha ha!; sıraya gir, salıncağa bin, uç, uç, uç, ha ha ha! "
Bu rutinin dışına çıkamazsınız hiç. Kuralları asla değiştirilemez bir dini merasim gibi yaratıcılıktan yoksun, yalnızca herkesin yaptığını aynen tekrarlamak vardır. Bu arada kenardaki bankta oturmuş "Aman kızım yavaş sallan!","Yavrum dikkat etsene kardeşine!" nidaları ile kulakları dolduran, “ebe”leyen “veyn”ler. Bu kadar kaidenin ve kontrolün olduğu yerde gerçek eğlence ne kadar yaşanabilir ki?

Oysa ki mahalle aralarında oynanan oyunlar daha bir özgürdür. Koşulacak alanın sınırları yoktur. Canın sıkıldı mı camına taş atıp uyandıracağın arkadaşların vardır, tırmanacağın ağaçların vardır ve sahicidir onlar; pütür pütür dokunur kısa pantolonunun özgürleştirdiği tenine. Soğuk pürüzsüz demirlere benzemezler. Saklambaç oynarken daha önce kimsenin göremediği dehlizler keşfedersin. Kovalamaca oynarken düştüğün tozdur, topraktır, çamurdur; ya da kokusu genizlerini dolduran yemyeşil çimlerdir ve günler önce kaybettiğin misketini buluverirsin yerden doğrulurken.

İşte günümüzün futbolunda da fazlasıyla denetlenmiş, yapacakları belirlenmiş oyunculara tapınıyoruz artık Parklarda oynaşan çocuklar gibi çok koşan ,yorulan; sonucunda parklardaki eğlencenin futbol sahalarındaki karşılığı olan zaferi elde eden oyuncular yetiştiriyoruz ama yavan bir eğlence gibi yavan bir galibiyet oluyor avuçların üzerinde yükselen. Ne oynayanı ne de izleyeni tatmin eden bir seyir oluyor; zevkten uzak..."Çizgiye in, orta yap, kafa ve goooollll!";"Pres yap, topu kap, boştaki adamını gör ve gooollll!". Hepsi bundan ibaret... Avrupa futbolu işte bundan ibaret...

Saklanacak yeni bir delik bulmuş fırlamanın duyduğu hazzı ise ancak Brezilya’lıların yumuşak bilekleri yaşatıyor bizlere. Ağaca tırmanırken yanlış dala tutunmuşta düşmüş gibi can yakan defans aksamaları onlarda umursanmıyor. Yerden kalkıp aynı ağaca tekrar tırmanırcasına "Yediğimizden bir fazlasını atalım yeter" düşüncesi Brezilya’lılarda var.
Velhasıl "On kusurlu hareket"ten doğan penaltıları kullanan Avrupa’lılar yerine, "Üç kornere bir penaltı" çeken Brezilya’lılar yaşatıyor, futbolun bizi ona aşık eden güzelliğini. Bu yüzden her Dünya Kupası'nda Brezilya’lı oluyoruz. Bu yüzden sahada samba yapan sihirbazlardan bir tadımlık futbol ziyafeti dilenmeye devam ediyoruz.

Analiz.../Gökhan GÜRGAN

Beşiktaş 2008-2009 sezonunda, son iki yılda oluşturduğu yapısını az da olsa korudu. Yerinde takviyeler yaparak Türkiye'de ve Avrupa'da büyük hedefler belirledi. Avusturya'da geçirilen kamp döneminde takımdaki inanmışlık göze çarpıyordu. Hazırlık maçlarındaki uyum alınan galibiyetlerle pekişiyor, Schalke maçında alınan galibiyet de kulağa hoş geliyordu. UEFA kupasında en azından çeyrek final, Süper Lig’te ise şampiyonluk bekleniyordu. UEFA kupasındaki zayıf Bosna temsilcisi Siroki Brijek karşısında toplam 6 gol atan Beşiktaş sadece ilk deplasman maçında hatalı bir golü kalesinde görüyordu. Gerek Bosna’da gerek İstanbul’da üstün oyununu rakibine kabullendiren Beşiktaş’ın savunmasındaki aksaklıklar ise rakibe fırsat tanıyordu. O gün Siroki Brijek vardı; ya başka bir ekip olsaydı! Evet, her şey daha farklı olabilir, Beşiktaş oyunu kontrol edemeyip, maçın gidişatına göre zorluklar yaşardı.

“Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir” derler ya! Metalist gibi disiplinli, fizik gücü yüksek bir Ukrayna takımı karşısında Beşiktaş oynadığı ilk maçta bunu hissetti. Dolmabahçe’de, ilk yarıda Serdar Kurtuluş sağ bekte tutuk kalıyor, Metalist’in hızlı çıkışları ve etten duvar savunması Beşiktaş hücum hattını zorluyor, Metalist’in aniden geliştirdiği kontralarda ise savunma bloğunu sabitleyemiyordu. İlk yarıda orta alanda presle sıkışan Beşiktaş oyun kuramıyor sadece uzun toplar ve ara paslarla kaçırdığı Nobre ile gol arıyordu. Beşiktaş, gole yaklaşsa da Metalist seri şekilde hücuma kalkıyor, göz açıp kapayıncaya kadar Beşiktaş kalesinde bitiyordu. Aslında, Metalist gibi topu ayağına aldığı an tehlike işaret eden bir takıma karşı presi Beşiktaş uygulamalı, orta alanda ön liberolar başta olmak üzere tetikte olunmalıydı. Nobre’nin Metalist savunmasını rahatsız etmesi de zerre fayda sağlamıyordu.

İkinci yarıya da pasif başlayan Beşiktaş isteksizlik sendromu yaşıyor, bu durumu farkeden Metalist seri ve etkili oyuncularla sonuca gidiyor, Beşiktaş ve Türkiye, ikinci bir Liverpool faciasından şans eseri kurtuluyordu. Şeref golü beklentisine düşecek kadar acizleşen Beşiktaş bu golü Nobre’nin savaşçı ruhuna yakışacak şekilde bulmasına karşın rakibine 4-1 le boyun eğmekten kurtulamıyordu. Artık, Avrupa defteri kapanmıştı.

Süper Lig’in en zayıf takımı Antalya karşısında açılış maçını deplasmanda yapacak Beşiktaş istekliydi, azimliydi fakat savunmasının, bilhassa Gökhan Zan’ın adam marke etmedeki başarısızlığı, Antalya’ya kendi evinde iki gol kazandırıyordu. Maçın başlarında net fırsatlar yakalayan Beşiktaş, Holosko’nun ayağından siftah fırsatlarını ardı ardına kaçırıyordu.

İkinci yarıda bütün riskleri göze almak zorunda kalan Beşiktaş, Antalya kalesine oyunu yığdı; iyi de yaptı. Erkenden gol bulamasa da dakikalar geçtikçe direnci kırılan Antalya son 15 dakikada kalesinde üç gol birden gördü. Bu maçın unutulmayan enstantanesi ise, maç 2-2 giderken Antalya’nın direkten dönü topu ve ardından gelen Beşiktaş’ın golüydü ki Beşiktaş hırsının meyvesini böylesine gerilim dolu dakikaların eşiğinde alıyordu.

Ramazan ayı ile Pazartesi sendromunun atlatıldığı, hafta başı gecesinde bir maç… Beşiktaş mabedindeki ilk maçını, son yıllarda Süper Lig’e kazık çakma becerisini gösteren Konyaspor ile yapacaktı. Tribünlerde yer yer boşluk kalsa da etkili olabilecek bir kalabalık ve müthiş bir özlemle yerini almış Beşiktaş sevdalıları… Üç büyükler içinde, kendi evinde en çok hüsrana uğramaya alışan Karakartal bu maçla beraber galibiyet serisine kanat çırpmak istiyordu. Artık yeni transferlerde takımdaki yerini almıştı. Beşiktaş kontrollü ve rahat oynuyor, koşuyor ve pres yapıyordu. Özellikle Fahri ile atak kurma eğilimine giren Konyaspor’a bu imkanı vermedi.. İstisnai de olsa Beşiktaş kalesine gelen Konyaspor’u, stoperler Toraman ve Zapo ikilisinin ayakta tuttuğu savunma dörtlüsü kendi yarı sahasında tuttu. Beşiktaş geliştirdiği ataklarda topu kanatlara yayıp, Serdar Özkan’ı sağ kanattan Konyaspor ceza alanına doğru soktu.. Beşiktaş buna benzer hücum girişimleriyle pozisyonlar buldu. Bu pozisyonları takiben kazanılan kornerler ve fauller, tribünlerin Kartal gol… gol… gol… nidasıyla Beşiktaş’a güven tazeletti.

İkinci yarıda geriye yaslanmayı tercih eden Konyaspor karşısında, Delgado’yu oyun kurması için daha sık topla buluşturan Beşiktaş, yine Delgado’nun orta şut karışımı vuruşunda kaleye giden topla gol sevinci yaşadı. Uğur ve Cisse ikilisinin olası Konyaspor çıkışlarına orta sahada set çekmesi ve bulunan gol Konyaspor’un gardını iyice düşürdü. Beşiktaş’ın Holosko ile farkı ikiye çıkarması sonucunda maçın gidişatı daha dingin bir hal aldı. İkinci maçında rahat bir galibiyete kavuşan Beşiktaş, 6 puanı cebine koyarak güven tazeletti.

TSL’nin 3. haftasında, sezona iyi bir başlangıç yapan Trabzonspor ile yenilenen Hüseyin Avni Aker stadında karşılaşacak olan Beşiktaş, kritik bir zamanda önemli bir maça çıkıyordu. İki takımında yıllar yılı başarıya susamış olması bu maça ayrı bir anlam katıyordu. İlk yarının ilk 20 dakikasında oyuna biraz daha hakim olan taraf Beşiktaş’tı. Daha sonra ise iki takımın da yararlanamadığı fırsatlarla beraber oyun ortada gidip geldi. Donuk maçın ilk yarısı 0-0’lık sonuçla bitti.

İkinci yarıya daha hızlı başlayan taraf Trabzonspor oldu. Serkan Balcı’yı topla buluşturan Trabzonspor’un hızı karşısında sol bekte şaşkına uğrayan garibim Tello’nun imdadına Sivok ve Zapo ikilisi yetişti. Beşiktaş anlamsızca geriye yaslanıyordu, oysaki Trabzonspor kanat futbolunu tercih ediyor. Cisse-Uğur- Delgado tehlikesini görüp, göbekten oynamak istemiyordu. Hata üstüne hata yapan Beşiktaş’ta topu kanatlara sıkıştırıyor, orta alanda top kullanacak oyuncularına uzak kalıyordu. Sonradan oyuna dahil edilen Ekrem Dağ eziliyordu.


İkinci yarıya mutlak gol bulma arzusuyla çıkan Beşiktaş, İnönü avantajını arkasına alarak, orta saha ve hücum hattıyla rakip savunmaya yükleniyor, Kalabalık yaratıyor ve bu sayede üstüste fauller, kornerler kazanıyordu. Savunma yönünü ihmal etmesin diye görev verilince bölgesini unutan safkan sol kanat adamı Tello, bu faullerden birini güzelce ortalıyor, Nobre iyi yükseliyor, kaleciden seken topla da Beşiktaş zamanında bir gol buluyordu. Bu gole rağmen oyununu Metalist’e kabul ettiremeyen Beşiktaş, gol arayacağı bariz belli Metalist’e hazırlıksız yakalanıyor ancak rakip, birebirde kısmen başarılı olan Beşiktaş savunmasına takılıyordu. Golü bulan Beşiktaş geriye yaslanarak en büyük hatayı yaptı; rakibin cesaretini artırdı. Bu trajikomik tabloyu değerlendirmek isteyen Metalist takımının bu dönemde iki topu direkte patladı. Net fırsatlar kaçıran Metalist takımı tur umudunu Ukrayna’ya taşıyordu.

Ukrayna’da Ertuğrul Sağlam, hücumu galeyana getirecek Nobre’yi kenarda tutuyordu. Cisse tek ön libero olarak orta sahada yalnız kalıyordu.. Belirgin yanlışlarla oyuna başlayan Beşiktaş 1-0 lık üstünlüğünü kutsal sayıyor, avantajına toz kondurmak istemiyordu. Ancak futbolun sopası yoktu. Eğer takım olarak amatörce bir beklenti ve taktikle sahaya çıkarsanız, size fayda getirecek oyuncuları da kilitlersiniz. Mesela Delgado, Tello v.b gibi oyuncular donuyor, erken gol bulan Metalist özgüven buluyor, topla asıl oynaması gereken Beşiktaş’a adeta ortada sıçan oynatıyordu. Sazı eline alan Metalist, forvetlerini buluşturduğu her topta tehlikeler yaratıyordu. İlk yarım saat bu med-cezirle geçiyor, kış uykusuna yatan Beşiktaş, ancak ilk yarının bitimine doğru silkelenmeye başlıyordu ama nafile!

Beşiktaş sıkı savunmasına dua etmeliydi. Zira maçın 15 dakikasında hücum girişiminde bulunan Beşiktaş, Trabzonspor savunmasında iyi işler yapan Song ve Egemen’e rağmen gol bulabilirdi. Oyuna yakışır bir sonuçla, 0-0 biten maçta Beşiktaş, Trabzon’la yenişemedi ama korkak futbolu ile güven kaybetti.

Süper Lig’in 4. haftasında Beşiktaş’ın misafiri, Fenerbahçe galibiyetiyle lige iyi başlayarak üç büyüklere mesaj yollayan Gaziantep oldu. Beşiktaş rakibinin gücünün farkına varmış ki maça hızlı başladı. Yakaladığı pozisyonu Bobo’nun düzgün şutuyla gole çeviren Beşiktaş Gaziantep’i şaşırtsa da ilk yarının üçte ikilik bölümünde kalesinde pozisyonlar verdi. Savunmada Zapo ve Sivok’un yerinde müdahaleleri Gaziantep’in bir nebze de olsa direncini kırdı.

İkinci yarıya etkili başlayan Gaziantep, Beşiktaş kalesine adım adım yaklaşırken 10 kişi kaldı ve bu kırmızı kart Beşiktaş’ı ipten aldı. 10 kişi kalan Gaziantep karşısında yakaladığı fırsatları değerlendiremeyen Beşiktaş, bu da yetmezmiş gibi Gaziantep’e önemli fırsatlar verdi. Yorulan Gaziantep karşısında Bobo’nun beceriksizliğine karşın 3 gol bulan Beşiktaş, bu gollerle 3 puanı almasını bildi. Ama bu 3 gollük maç tam bir tehlike sinyaliydi.

11 puan toplayıp tabloda kendisine iyi bir yer bulan Beşiktaş, Süper Lig’in siyasi takımlarından turuncu Büyükşehir’le karşılaşacaktı. Beşiktaş, 5. haftada eziyet mabedi Olimpiyat deplasmanına gidiyordu. Henüz galibiyet alınamayan Büyükşehir’e karşı küçük bir hediyede maç başlar başlamaz Ertuğrul Sağlam tarafından veriliyordu. Cisse’yi orta sahada yalnız bırakmak başlı başına bir rizikoydu. Neyse ki, Büyükşehir küçük düşünüyor ve bu açığı keşfedemiyordu. Erken gelen gol Serdar Kurtuluş’un orta alanda İbrahimToraman tarzı amatörce yaptığı faulle değerini yitiriyor, Beşiktaş’ın atakları maçın sonlarına doğru sıklaşsa da sonuç alınamıyordu. Bu esnada kontrataklara engel olamayıp geri dönmekte güçlük çeken Beşiktaş belki de yenilmekten kurtuluyordu. İlk önemli puan kaybını İstanbul sınırları içinde yaşayan Beşiktaş UEFA maçı öncesinde moral kaybına uğramıştı.

UEFA kupasına hazin bir sonla veda eden Beşiktaş’ta Ertuğrul Sağlam başta olmak üzere, yönetimin tahtı sallanıyor, umuda yelken açmış taraftar, Dolmabahçe’nin en kalabalık kuytusunda isyana bağlanıyordu. Böylesine çalkantılı bir dönemeçte günah keçisi olmayacak
yegane topluluk Beşiktaş taraftarıydı. Ve Beşiktaş taraftarı, Hacettepe maçı öncesi canlı bomba gibi sessizdi. Sessizdi ama patlayışı merakla beklenen hiciv kabiliyetiyle siperini kaybetmiyordu. Sahaya çıkan günah keçileri tribünlere kilitlenmiş, mecburi Polyannacılık oynayarak, “af diliyorum” çabasına soyunuyorlardı. Sırtını Ertuğrul Sağlam’a dönen yegane topluluktan anlaşılan şuydu; büyük olasılıkla bu, Ertuğrul’un son maçı olacaktı. Bobo gibi İnönü’de kullanılmazsa ayıp olunacak bir oyuncu yerine Batuhan’ı sahaya sürmek yine bir yanlıştı. Seric’in sol bekte yer bulması anlamlıydı. En azından İbrahim Üzülmez’den daha iyiydi ve bu durum Tello’nun da işine gelecekti. Sessiz başlayan maçta erken gelen golün karşılığı, son kez de olsa yedek kulübesine koşularak Ertuğrul Sağlam’a vefa borcu olarak ödendi. Hacettepe’nin beraberlik kokan tavırları 1-0’lık mağlubiyetle birlikte geçici olarak unutuluyor ve skor 1-1’e taşınıyordu.

İkinci yarıda gol bulması gereken Beşiktaş, Hacettepe karşısında gol yollarında etkisiz kalıyor, Hacettepe’de geriye yaslanarak 1-1’e maçı kilitlemeye çalışıyordu. Lakin bu basit anlayış bir yere kadar gidebilirdi. Sol kanattan gelen ortada top dönüp dolaşıp Nobre’nin teknik takibine maruz kalınca filelerle buluşmaya da mecbur kaldı. Topun en çok yakıştığı yer ağlardır. Nobre gibi çalışkan, rakip savunmayı maymun eden bir oyuncu da o topu iyi tanıyor. Kanımca futbolun dini olsa Nobre mesih, 12. adamda havarileri olur. 6. haftayı da kendi evinde kayıpsız atlatan Beşiktaş yepyeni bir sürece girecek, tek hedefi şampiyonluk için teknik heyetine yönetim kararıyla dinamizm kazandıracaktı.

Mustafa Denizli ile ilk maçına çıkacak olan Beşiktaş, Ankara’ya sun’i çime alışmak için erkenden gidiyor, böylelikle takımdaki adaptasyon açığını, Gençbirliği maçına yönelik dahi olsa kapatmak istiyordu. Artık yeni bir heyecan, yeni bir ümit vardı Beşiktaş’lı olan herkeste. Futbolun cilvesi maç günü Beşiktaş’ın sevgilisiydi. Mustafa Denizli’nin gözüne girmek uğruna futbolcuların oynadığı oyunu ispat çabaları ağır basıyor, ilk 20 dakika Mustafa Denizli’nin merakla beklediği üç silahşörler, bilardo misali tık tık yapıp, üç gole imza atıyorlardı.
Beşiktaş’a aşina olanlar için bu manzara sun’i de olsa cennet bahçesi gibiydi. Buraya kadar her şey güzeldi. Denizli’nin orta alanın önünde tuttuğu üçlü set aksayınca, orta alanla savunma arasındaki mesafe uçurum oluyor, hazırlık paslarıyla oyun kurmayı deneyen Gençlerbirliği Beşiktaş ceza yayına kolayca giriyordu. Bu durumda savunmada çakılı kalan üç defans adamı zorlanıyordu. Riskleri önemsemeyip, gol bulmak için elinden geleni yapan Gençlerbirliği, eğer ki bireysel anlamda hatalara düşmese maçı çevirebilirdi ancak şans, o gün Beşiktaş’tan yanaydı. Kaldı ki Beşiktaş, maçın son anlarında bulduğu pozisyonları cömertçe harcadı. Kısaca, her sonuca gebe olan bu maçta daha fazla gol bulabilirdi.

Öyle ya da böyle, Denizli ilk maçında motivasyon değeri tartışılmayacak derecede mühim bir galibiyet aldı. Denediği sistemin maçtan maça farklılık göstereceğini kestirirse Beşiktaş Süper Lig’in en büyük şampiyonluk adayı olabilir. Geniş kadrosu ve yenilmeyen tek takım ünvanıyla gelecek için umut vaad ediyor Beşiktaş... Sonucun somut halini düşününce, dört vurgulu kelime var;

Ya şampiyon! Ya şampiyon! Bahanesi yok…

Muse.../Hakan KİREZCİ

Güzel sanatların dokuz perisinden birinin adıdır Muse… Namı-diğer ilham perisi.
Müze kelimesi batı dillerine buradan gelmiştir. Sanatçıların en çok ihtiyaç duydukları ilhamı, Türkçesi esini taşımakla görevlidir Muse. Hepsine yetişemez elbette; bazen geç kalır, bazen ise hiç gelmez. Yaratma sürecinde çekilen doğum sancılarının sebebi işte hep bu geç kalmalardır. Bir kez geldimiydi ise ellemeyin gisin artık. Ortaya çıkan eserlere çoğu zaman sanatçının kendi bile şaşar.

Muse sadece yetişemediğinden değil bazen de bilerek gelmez. Bunun sebebi taşıyacağı ilhamın beslenip büyüyeceği bir kaynak bulamamasıdır. Öyle ya, al şu ilhamı ne yaparsan yapla olmuyor işler. Bir kaynağa ihtiyaç vardır; esin kaynağına. Öyle ki o kaynaktan gelip oradan beslenip büyüyecektir sanat eseri yoksa ölü doğum olur ki örnekleri fazla aramaya gerek yok; mezarlığın üzerinde oturuyor insanlık.

Bir de ilham kaynağının niteliği önemlidir tabii. Bir sanatçının hedef olarak seçtiği kaynak kendinden beslenen sanatçının yaratacağı eser üzerinde son derece belirleyicidir.

Bunca lafı neden ettim? Anlatayım;
Bu şarkıcı-besteci taifesinin bir merakı vardı bir zamanlar, belki hala vardır bilmiyorum. İsterler ki bir şarkıları futbol stadyumlarının tribünlerinde taraftarın ağzında slogan olsun. Ajda Pekkan’ın meşhuur “dert ortağım benim, biricik sevgilim, söyle senden başka kimim var benim” şarkısı artık tribün klasiği sayılır. Bir başka klasik de rahmetli Yıldırım Gürses’in “son mektup” şarkısıdır; hani, “Beşiktaş’ım, sen çok yaşa, canım feda olsun sana” diye söylediğimiz şarkı. Türküler de çoktur böyle klasikleşen. En önemlileri olarak “fincanı taştan oyarlar…” diye başlayıp gideni veya “Dere geliyor dere yalelel yaalelel…” in modifiye edilmişi sayılabilir. “Neslin deden, ceddin baban…” diye başlayan mehter marşı da tribünlerde pek bir mutena yere yerleşmiş ve halen de orada durmaktadır. Böyle saymaya kalksak çook bulunur da aklıma gelenler ilk ağızda bunlar.

Fenerbahçe’li sanatçılar ise nedendir bilinmez hep yabancı kültürlerden esinlenirler bu iş için. En tutulan marşları “Yaşa Fenerbahçe” bir İspanyol şarkısıdır. “Il Viva Espana”… Yüzüncü yılarında ise Kıraç nam bir vatandaş, her ne hikmetse, aklında kaldığı kadarıyla Mikis Theodorakis’in ölümsüz 1 Mayıs marşını allayıp pullayıp salıvrmiştir Saracoğlu’nun tribünlerine dipten dipten; domates sular gibi. E tutmuş da iyi mi?... Hayırlı olsun.

Kayahan namıyla maruf bir besteci-şarkıcı var bilirsiniz. İyi kötü birşeyler beceremiş yetenekli bir bestecidir diyebilirim kendimce; ben sevmem ama inkar da etmem iyi işleri. Bu arkadaş da andığımız sebeplerden dolayı hem de tam, sıkı taraftarı olduğu Galatasaray’ın bir şampiyonluğunun ardından bir şarkısını piyasaya sürüverdi. “Bir-ki-üç-dört- eller şampiyon maaşallah…” gibi birşeydi. Amaç belli artık. Galatasaray tribünleri de kendisini yanıltmayıp bu ilginç şarkıyı dillerine dolayıverdiler hemen. İlham Kaynağı Galatasaray olunca ortaya çıkan şarkı işte böyle bir şey. (Erol Evgin’le ilgisi yok bu dediğimin)

Aynı Kayahan gazı aldı ya, bu kez ertesi seneyi gözlemeye başladı hemen. Tesadüfe bakındı hele… O sene de bizim yani Beşiktaş’ımızın yüzüncü yılıydı. Üstüne üstlük Beşiktaş bir de şampiyon olmasın mı? (olsun tabii yav). Bu yeni kaynaktan ilhamını alan Kayahan kardeş yapıveriyor bestesini; “Bizimkisi bir aşk hikayesi, siyah-beyaz film gibi biraz…”

* * *

Dediğim gibi Muse görevini yapar ve sanatçının ihtiyaç duyduğu ilhamı ona getirir ama önemli olan o ilhamın kaynağıdır dedik. Buyurun, bu iki şarkı arasındaki farklara göre kararı kendiniz verin şunlardan hangisi daha önemlidir. Söyleyen miii, söyleten mi?…

Amatörler... (Halkın Takımı)


Bayanlarımız Balkan şampiyonu

Bu yıl ilk kez düzenlenen Balkan Kupası finalinde Sırbistan’ın TENT Obrenovac takımını 3-1 mağlup eden Bayan Voleybol Takımımız Şampiyonluğu kazandı. Ekibimiz böylece voleybolda ilk Balkan Şampiyonu olarak tarihe geçti. Oyuncularımızdan İpek Soroğlu, Balkan Kupası’nın en iyi orta oyuncusu seçilirken, Natalia Hanikoğlu ise en iyi köşe oyuncusu seçildi.



BOKS TAKIMIMIZ İSTANBUL ŞAMPİYONU

22-25 Ekim tarihleri arasında Ahmet Cömert Spor Salonu’nda yapılan İstanbul Ferdi Boks Birinciliği müsabakalarında Takımımız, 4 birincilik, 2 ikincilik, 4 üçüncülük alarak turnuvayı 51 puanla ilk sırada tamamladı.

16 takımın katıldığı şampiyonada madalya kazanan sporcularımızın isimleri ve dereceleri şöyle:

48 Kg. Altan Uyanık 1.
51 Kg. Sedat Soytürk 1.
64 Kg. Ramazan Ballıoğlu 1.
91 Kg. Gökhan Gülücü 1.

57 Kg Ulvi Akyüz 2.
64 Kg. Avni Yıldırım 2.
57 Kg Hakan Doluay 3.
60 Kg. Uğur Oğuzhan 3.
60 Kg. Arafat Örken 3.
64 Kg. Umutcan Danacıoğlu 3.

Atölye.../Cem ÖZEL



DÜNDEN BUGÜNE DÜDÜKLERİMİZ...

Tabir vallahi bize ait değil. ATV’ de program yaparken bizzat Teknik Direktörümüz Mustafa Denizli’nin ifadesidir. İlhamı o verdi kelimeler klavyeden dile geldi. Aslında ters bir durum da sözkonusu olmamalı. Nasıl ki topa meşin yuvarlak, futbolculara krampon deniyorsa hakemlerimize de düdük denilmesi pek tabiidir.

Şimdi birkaç meşhuur düdüğümüzü analım istedik. Söylenecek çok şey olabilir ama bizimkisi tadımlık hatırlatma.

Ahmet ÇAKAR

Tartışmasız Türkiye'nin yetiştirdiği en spektaküler düdük. Bazen bir ofsaytın ardından, bazen 86. tekrardan sonra anlaşılan penaltının sonucunda beline beline vurur yorumu. Vermediklerinin yanında verdiği penaltılar ve kıpkızıl kartlar sebebiyle, dillere yıllardır pelesenk olan marşın esas oğlanlarından biri. görüntüden arındılırmış
6 pes! adlı spor programı ile sözlü olarak pozisyon canlandırılmasını türk televizyon tarihine sokmuştur. Tırnak içinde “Harbi düdüktür Ahmet Çakar”

Erman TOROĞLU


"Tartışmasız Türkiye'nin en büyük düdüğü" olduğu Mustafa Denizli tarafından tescillenmiş olup kabzımallıktan, tavukçuluğa kadar pek çok sektörde adından söz ettiren Toroğlu hakemliğe futbolculuktan geçmiştir. Diyarbakırspor’lu eski kaleci Şenol'a edilen küfürleri protesto niyetli sarfettiği sözler kendisine karşı açılan bir hakaret davası olarak geri dönmüştür. Altın makas Şansal Büyüka olmasa yorumculuktan edindiği servetin 3 katını tazminatlar ile kaybedeceği kesindir.

Vahap BEYAZ

Ahmet Çakar'ın ekürisi. Dillere destan maç performansı ile yıllar yılı tribün korolarında kendisi ile Ahmet Çakar'ı eküri yapmış muhteşem bestelere ilham kaynağı olmuştur. Beyazlığı soyadıyla sınırlıdır.



Oğuz SARVAN

Hakemliğinin ardından MHK başkanı olmuş, imkansızı başaran yanlış atamaları ile hakemliğindeki hatalarını mumla aratmıştır. üstüme iyilik sağlık denerek anılması hakemlerimize tavsiye edilir.

Selçuk DERELİ


O bir ekol; o bir FIFA hakemi; o bir matematik problemi. Hakkında yazılan marşlara atıfta bulunsak tazminat tutarını yedi göbek sülalemiz çalışsa ödeyemeyiz; girmiyoruz bile o yüzden. FIFA'nın gözüne gözlük dedirtecek kadar hatalı kararlarının ardından bu kokartı nasıl halen taşıyabildiği dünyada çözülemeyen 6 bilinmeyeli altıncı dereceden bir integral problemidir. (Devam edecek maalesef)

Satranç.../Aykut İlker METE

Satranç sporunun tanımını yaptıktan, özerkleşene kadar geçen süreçten ve çocuklar üzerine olan etkilerine kısaca değindikten sonra bu sayımızda satranç takımı ve taşların hareketleri ile ilgili bilgiler vermek istiyorum.

Satın aldığınız satranç takımında taşların boylarının aynı olmamasına dikkat ediniz. Çünkü en uzun boylu taş şah, en kısa boylu taş ise piyondur. Taşları dizdiğimiz altlık güderi, plastik veya ahşap olabilir. Oyuna başlarken satranç tahtasının köşelerindeki beyaz karelerden herhangi biri sağımıza gelecek şekilde altlığı yerleştirmeliyiz. Aldığımız takımda koordinatlar harf ve rakamlarla belirtilmişse yukarıdaki gibi altlığı yerleştirdiğimizde harflerin önümüze gelmesi gerekmektedir. Altlığın ölçüleri de çok önemli, uluslararası standartlara uygun altlığın, bir karesinin kenar uzunluğu en az 5,5 cm en çok 6,5 cm. olmalıdır.

Gelelim satranç taşlarına,

Piyon : (1 Puan değerinde) Geri gidemeyen tek taştır. Beyazda ve siyahta 8’er tane vardır. Bulunduğu dikeyde bir kare hareket eder. Oyunda daha önce hiç oynatmadığımız piyonu bir kez iki kare oynatabiliriz. Çaprazındaki taşları alabilir. Son yataya ulaştığında ise geri gidemediğinden kale, at, fil veya vezire terfi eder. (Yani o piyon, saydığımız taşlardan herhangi birisi ile değiştirilir.)

Kale : (5 Puan değerinde) Bulunduğu dikeyde ve yatayda hareket eder. Beyazda ve siyahta 2’şer tane vardır.

Fil : (3 Puan değerinde) Başlangıçta bulunduğu karenin rengindeki çaprazlarda hareket eder. Beyazda ve siyahta 2’şer tane vardır.

At : (3 Puan değerinde) Sadece at kendi taşlarının ve rakip taşların üzerinden atlayabilir. Harekete başladığı kare ile ulaştığı kare birbirine komşu olmamak şartıyla bir kare düz, bir kare çapraz hareket eder. Beyazda ve siyahta 2’şer tane vardır.

Vezir : (9 Puan değerinde) Kale ve fil gibi hareket eder. Beyazda ve siyahta 1’er tane vardır.

Şah : Her yöne bir kare hareket eder. Beyazda ve siyahta 1’er tane vardır. En çok hata yapılan durum ise şahın alınmasıdır. Satranç sporunda şah kesinlikle alınmaz. Geçen sayımızda belirttiğim gibi oyunu kazanmak için mat yapmalıyız. Bu durum da dahi şah oyunun dışına çıkartılmaz.

Son olarak şunu belirtmek istiyorum, yukarıda yazdığım değerler tamamı ile taş değişimlerinde kullanılmak içindir. Yoksa alınan taşların puanlarının toplamının oyunun sonucuna her hangi bir etkisi yoktur.

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

** 1985-1987 yılları arasında Moldova Cumhuriyeti’nin başkenti Kishinev’de yapılan araştırmalarda, satrancın hafıza, hayal gücü, yaratıcı zeka ve ekip çalışmasına yatkınlık üzerinde olumlu etkileri olduğu saptanmıştır.

** 1989-1992 yılları arasında Kanada’nın New Brunswick Eyaletinde 437 tane beşinci sınıf öğrencisinin katıldığı bir çalışma yapılmıştır. Ders yoğunluğuna göre üç gruba ayrılan öğrencilerden, en yoğun satranç dersi alan grubun matematikte problem çözmede daha başarılı olduğu ortaya çıkmıştır. Bu çalışmayla birlikte New Brunswick eyaletinde satranç okullarda ders olarak okutulmaya başlanmıştır.

** 1886 yılında ilk resmi dünya şampiyonluğu maçı yapılmıştır. Zukertot’u +10 =5 -5 (10 galibiyet, 5 beraberlik, 5 yenilgi) sonuçla yenen Steinitz ilk dünya şampiyonu olmuştur.

** 1962 yılında ilk defa satranç olimpiyatına katıldık. (Varna) Aynı yıl Nevzat Süer ve İlhan Onat Uluslararası Usta (IM) olmuşlardır.

** Televizyon dizisi Star Trek'te Kaptan Kirk ve Mr. Spock üç defa satranç maçı yapmıştır. Tüm oyunları Kaptan Kirk kazanmıştır.

SATRANÇLA İLGİLİ LİNKLER :
>>> Satranç ile ilgili birçok bilgiye ulaşabileceğiz bir site :www.satrancokulu.com
>>> Uluslararası Satranç Federasyonu (FIDE)’nun resmi internet sitesi : www.fide.com

>>> TSF İstanbul Saranç İl Temsilciğinin resmi internet adresi : www.istanbul.tsf.org.tr

Satranç sporu ile ilgili soru ve görüşleriniz için eposta adresim :aykutilkermete@gmail.com

Bahattin Baba.../Hakan KİREZCİ

Arka Kapak (4. sayı)



20 Ekim 2008 Pazartesi

3.SAYI / EYLÜL-2008

Yine, yeniden çArşı.../Yumurtakafa YILMAZ

Kenetleniyoruz…
Yavaş yavaş ama emin adımlarla ve kırgınlıkları aşarak yeni bir süreci başlatıyoruz; haberiniz ola… Bu başlangıç sizi, bizi, Beşiktaş’ımıza gönül veren herkesi ilgilendiriyor. Özeleştiriler yaparak, geçmişte yapılan hatalardan dersler çıkararak geliyoruz.

Geçmişte; sokaklarda, statlarda, hayatın her alanında onurumuzla taşıdığımız Beşiktaş-çArşı sevdasının kitleler tarafından takdirle karşılandığını ve bizi kendine düşman sayan medyanın bile bizimle birlikte hayatın bir renginin de kaybolacağını anlaması gibi, biz de semtimizin dışında yaşayan kartalların hiç de azımsanmayacak nitelikte olduğunu bir kez daha anladık.“Derya içre olup da deryayı bilmeyen balık” olmaktan kurtuluyoruz; hele şükür…

Bir çok arkadaşımız internet ile iletişim kurarak hayali kahramanlar yaratıyor oysa tarihi yazanlar iletişimsizlikten semtte kendi kabuğuna çekilmiş, geçmiş ile yüzleşmeye çalışıyor. Semtin uzaklarında yaşayıp da yüreği bizimle çarpan milyonların gözleri umutla, sevgiyle bize çevrilmiş ve attığımız her adım ilgiyle takip edilirken yorgunluk belirtilerinin çıkması hepimizi sarstı ve anladık ki “davulun sesi uzaktan da hoş gelmiyor”

Gençlerimizle geliyoruz

Bir takım sorunları aşarak ve o ateşli o dinamik gençlerimizin önünü açarak tribün kültürünü sosyal kültür ile yoğurarak yeniden geliyoruz.

İnternet ve semtteki iki-üç parkın dışında oturup konuşacak yerimiz yoktur. Buluştuğumuzda da genelde ellerde şişeler aynı kısır döngü içerisinde ömür törpülüyoruz. Yani resmi anlamda bir adresimiz, buluşma mekanımız yok. Dışarıda bir sürü insan bizim değerlerimizi hunharca harcayarak palazlanmaya çalışırken, içerde bedeller vererek o değeri yaratanlar hiç de layık olmadıkları bir şekilde hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Bir gencin elbisesine baskı yaptırması başka bir firmanın onbinlerce ürünü pazara sunarak para kazanmaya çalışması daha başkadır. Bu sorunu aşmanın tek yolu ise kurumsallaşmadır. Olumlu ya da olumsuz, disiplinsiz gidişata dur diyerek kurumsallaşmanın ilk adımını atmamız gerekiyor.

Gelelim geçen sezon yaşadığımız güzelliklere;
Doğudan-Batıya, Kuzeyden-Güneye müthiş bir çalışma sonucu “Kanımızı Bağışlıyoruz” kampanyası düzenledik ve müthiş bir performans sergiledik. Rakiplerimizde gıpta ile izleyerek benzer kampanyalardan söz ettiler ve kampanyaları “sözde” kaldı. Şimdi bizi yeni bir kampanya bekliyor. İnsanlarımız organ bulamadıklarından hastane köşelerinde ölümle boğuşuyor ve bazı alçaklarda bundan yararlanarak insanların organlarını pazarlıyor. Kıbrıs’ta nüfusun yüzde yetmişi organlarını bağışlamış durumda bu bizde henüz binde beş bile değil.

Hazır mısınız?..
Çocuklarımızı medya baskısının çirkin yaklaşımlarından kurtarmak ve okuma alışkanlıklarını geliştirmek amacıyla ülkemizin en ulaşılması zor okullarına kulübümüz ile birlikte kırtasiye malzemesi, kitap ve dergilerimizi hediye ettik. Yine aynı çalışmaya ek olarak bu köylerde yaşayan ihtiyaç sahibi yoksul insanlarımıza giysi, ayakkabı ve akla gelebilecek kullanılabilir nitelikte bir çok materyal ile yardımda bulunduk. Yeni sezonda da bu yardımlarımızı daha fazla köylere taşımak istiyoruz; hazır mısınız ?...
Ormanlarımız yanıyor. Ormanlarımızı yakıyorlar, yanıyoruz.
Yolumuz uzun ve o kadar meşakkatli. Ciğerlerimize çekeceğimiz oksijeni yenilemek için kampanyamızı sezon sonuna kadar sürdüreceğiz; hazır mısınız ?...

Mabedimizdeki ve deplasmandaki her maçımızı dostluk ve kardeşlik içinde şenliğe dönüştürmek istiyoruz. “Yenilsek de yensek de, taraftarız seninle” demeye; hazır mısınız ?...

Yaşadığımız çağda hayatın her alanı pazarlama mantığı ile tüketilmekte, kişisel ihtiraslar ve hatalı kararlar dünyayı daha da çekilmez hale getirmekte ama az ama çok her insan bundan zarar görmektedir. Dünyanın her yerinde bu çirkinlikler yaşanırken bizim hissemize de “endüstriyel futbol” anlayışı düşmekte, tüketim çılgınlığı içten içe değerlerimizi yozlaştırmaktadır. Tam da bu yozlaşmanın arasından sıyrılarak “endüstriyel futbol” anlayışının bittiği yerde biz “Büyük Taraftar Projesi” ile varız diyoruz.

Peki ya siz?...

HAZIR MISINIZ?...

De gülüm! De ki: ela bir günde geleceğim
İstanbul darmadağın olacak, saçlarım

darmadağın. Hepsi, darmadağın!
Üzülme gülüm! Toparlanacağız, birlikte,

ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm
hem de çelikten toprağını dele dele hayatın!
De gülüm! De ki: bitmiştir umut,
bitmiştir
sevgi, bitmiştir güven!
Güven bana gülüm! Sana bitmemişliği öğretecek,
tattıracaktır
hasretten-hakikaten-ten değiştiren yüzüm!
Göreceksin gülüm! Bekle!

Hırslarımız, acılarımız gitgide
ihanetlere,
hainlere, ezilmelere alışacak..
Göreceksin-sevinçten ağlayacaksın gülüm-
ki
işte o vakit bana-doğrudur!- şair olmak,
seni sevmek pek çok yakışacak!

bak! şiirler var, mektuplar var, çocuklar var, sokaklar var, kediler!
İnan bana gülüm, ölüm yok bir tek!
ölüm yok bize!

ölüm inananlar için sessizce
kara kaplı kitaplardan çıkartılacak..
Göreceksin gülüm! Bekle! Göreceksin!
Artık hiçbir insan, hiçbir kavga ve hiçbirimiz

bu dünyada, yapayalnız, umarsız kalmayacak!

Küçük İskender

Ben de dağa dargınım.../Çene ERGİN

Son süreçte gelişen olayları başından beri ben de tüm Beşiktaş sevdalıları gibi takip ediyorum. İçeride, dışarıda yaşanan olaylara baktığımda, doğru gitmeyen şeylerin temelinde yatanın bizim eski arkadaşların arasındaki kırgınlıkların gün ışığına çıkması olarak değerlendiriyorum.

Beşiktaş sevgisini ve sevincini “kısmen”de olsa sonraki günlere bırakmışız; çArşı sevgisini ise hala yüreğimizde, bileğimizde ve bedenimizde bir onur olarak taşıyoruz. Bundan 25-30 yıl evvel bir dilim ekmeği paylaştığımız dostlarımız şimdi “hayat mücadelesinde” aynı şeyleri beklemektedirler. Oysa ki çoğumuz bedel vererek ekmeğimizin peşinde adeta “ücretli birer köle” olmuşuz, ekmek nerede biz orada koşuşturup durmaktayız ki benim için bu, dayanılmaz bir baskı olarak yüreğime kor gibi düşmektedir. Semte her gittiğimde arkadaşların arasındaki bu kırgınlık beni biraz daha üzmekte, tekleyen şu yüreğimi ateşten ateşe atmaktadır.

Hala eski günlerin nostaljisi ile yaşayan arkadaşlarımız bir türlü yaşanan güne geri dönememektedir. Bir yerlerden medet umarak yaşamak bize hiç yakışır mı ?

Yumurtakafa Yılmaz arkadaşımız daha evvel yazmıştı; “ Sadece verileni alan, verilmeyen için yalvaran insanlarla aramızdaki farkı gözetemeyecek kadar zayıf mıyız?” Bence kesinlikle hayır. Belki biraz yorgun olabiliriz ama aynı günleri bir kez daha yaşamak gerekse bundan imtina edecek bir tek arkadaşımız olduğunu zannetmiyorum.

Hayatın gerçeğini yakalamak varken hiç kimsenin başka birine darılma gibi bir lüksü yoktur.
Dışarıdan müdahale ederek bizi durduramayan anlayışlar dolaylı yollar kullanarak içimize sızmış gibi. Baksanıza, bizim içinde bulunduğumuz konuma en çok düşmanlarımız seviniyor. Bu bağlantıları açığa çıkarmak için müneccim olmaya gerek yoktur ve bazı dostlarımız hala şaşkınlıklarını atabilmiş de değiller…
çArşı’yı biz kurduk; doğrudur ancak onu yaşatacak olanlar tabii ki bizden sonra gelecek olan kardeşlerimiz olacaktır fakat önemli olan genç arkadaşlarımızın çArşı kültürünü anlama biçimleridir. Tribünleri ayırım yapmadan kucaklayan, büyüğüne- küçüğüne ve hatta rakiplerine karşı dahi saygılı olmayı becerebilen dünya takımı Beşiktaş taraftarına yakışır şekilde hareket etmek zorundadırlar.

Bazı arkadaşlarımız uzakta olduğumdan konulara vakıf olamadığımı düşünebilirler ama öyle değil. Mesafeler bize engel değil. “Ferhat her zaman dağları delmeye hazır” yeter ki insanlarımızın ihtiyacı olan sevgi bir nehrin coşkusuyla kucaklaşsın.

Biz yine sel olur akarız sevgi denizine…

Bizler dün vardık.
Bu gün de varız…

Kimse merak etmesin, çArşı olarak yarında var olacağız.

Hasretler bu sene biter.../ömür HINCAL

Şampiyonluk hasretinin altıncı yılındayız artık. Yeni doğan bebekler sünnet olmaya, en son şampiyonlukta İnönü çimlerini yiyenler doktor olmaya, eski çamlar bardak olmaya, gönüllerim sevinç bölmeleri nasır tutmaya yüz tutmuşken, hala tek umutları sende. Umut verdirmek isterken her defasında alenen göt olmayı sende çok yaşadım ben. Bir sevdanın yükünü çekmeyi üstlenmek her aşığın yapacağı iş değil artık şu dünyada. Bembeyaz bir sayfayı karalama kağıdı, yap-boz olarak önüne sürmek harcı değil her yiğidin. Hele gölgesinde yaşamak; ömrünü Beşiktaş’a adamak Optik Başkanların. Dönüp bakınca onlara, verdiklerinin aslında bu deryada bir kibrit çöpü kadar yer kapladığını görünce daha bir şevkleniyor insan sana emek vermekte, seni sevmekte.

Uğruna yolları mı tepmedik, soğuk kış ayazında motorun kayışına mı sövmedik, yoksa efkarlanıp şişenin dibini görmeye yeminler mi etmedik ? Teptik, sövdük, ettik. Hepsini biz yaptık; bu kara sevdanın girdabında döne döne aşkınla sarhoş olmak adına biz yaptık. Sorgu yok, sual yok . Bana bak ! Bunları herkes yapmaz bunu sen biliyorsun zaten. Ondan mı acaba bu kalbimizi elinin arasında sıkıştırıp sıkıştırıp bırakmaların ? “Eeeeeh!.. yeter ulan!” dediğimiz dakikada öyle bir vuruyorsun ki tokatı yüzümüze, aman Allahım… Aman yarabbim… O dakika şüphelerin en kralına düşüyoruz top yekün: “Mazohist miyiz ulan biz” diye. Biz böyleyiz arkadaşım; biz böyleyiz kara sevdam; biz böyleyiz kara kartalım. Sen de bunu çok iyi biliyorsun ki biz böyleyiz.Yıllardan beridir zamanla birlikte koyulaşıyor sevdanın parlaklık ayarı. Düşe düşe kapkara oldu bu ayarı olmayan sevdanın parlaklığı. Geliver de güldürüver. Gel de düğmeye basıver. Parlasın sevdanla gözbebeklerimiz; en son şampiyonluğuna doğan bebekler okumayı yazmayı sende öğrensin, “Şampiyon Beşiktaş” yazsınlar gönül defterlerine. 4. sınıf pavyonlarda, en izbe köşelerde dillerinden düşürmedikleri türküsüyle; “Ne zararım vardı benim sizlere? Suçum neydi, benden ne istediniz? Gözünüz mü kaldı mutluluğumda, bir kere gülmeyi çok mu gördünüz?”. Karaciğerlerini bozdururken babaları, amcaları, dayıları; elde baston gizliden rakı cacık takılırken dedeleri yakalansın torunlarınlarına. “Dedeeeee… Şampiyon olduk” derken torunları, hafiften silsin bıyıklarındaki cacığı, öpsün alnından, yüreğinden, o yeni hediye ettiği formasının armasından.

Ha be kartalım ne diyorsun? Bu sene şampiyon olup bizi bizden edip mutluluk komasına sokar mısın? Sokman lazım kartalım sokman lazım; bu düzenin çarkına çomak, tekmeye kafa sokman lazım. Bu taraftar senin uğruna hayatlarının baharına kanlı hançer sokarken senin de bu sene onları mutluluktan deli etmen lazım. Olmasan da fark etmez, bana koymaz. Ben senin yolunda umut gösterip vermeyen, kendi halinde bir umut orospusu olmayı zaten kafaya koymuşum; bana koymaz alıştım. Fakat daha yeni sokağa çıkan yavru kartalların caka satması lazım diğerlerine; bu sene şampiyon olman lazım.

Ömür Hıncal bu sene tribünlerde kartalı desteklemeye gelemeyecek. Hayatının krokisini çizmek adına bu sene raporlu.Uzaktan seni sevmenin acısını bal eyleyip zula yapacak sana olan hasretini fakat “Hayat Sensin”e, “Siyahın Zindan Olsun” a kardeş yolluyor. Şampiyonluk türküsü olsun, uğurlu olsun kartalım senin uğruna.

Bir sevda düşün ki senin uğruna
105 senedir babadan oğula
Aç kanatlarını süzül göklerde
Sevdan kitap olsun okulda derslerde.
Sende bekle, kendini hazırla, tak takıştır ulan namussuzun mabedi zafer şarkılarıyla sağır etmeye geliyoruz. Şampiyonluk kupasını kaldıranlara,çimleri yediresiye kadar ..

Büyüğüm... Kimliksizim.../Hakan KİREZCİ

Yaasam…
Küçüklerimi eezmek… Büyüklerimi seevmek…
Üülküm yükselmek, ileri gitmektir.
Varlığım globalizme armağan olsun…

Hayatını gitar çalarak kazanan bir dostumla muhabbet ediyoruz. Türk musikisini severim ya, batı normlarıyla müziğin teorisine iyice vakıf olmuş olan dostum mevzuuyu döndürüp dolaştırıp onaltılık ve otuzikilik notaların gereksizliğine kadar getirdi. Notadan anlamam. Genel kültür temelinde bir bilgim vardır o kadar. Benden daha beter olanlar için kısa bir açıklama yapayım.

Örneğin dört saniye uzunluğunda bir sese tam ses dersek bunun yarısına yarım ses, bir saniye sürenine çeyrek ses deniyor. Bunu da ikiye bölersek sekizlik ses elde ediliyor. Türk musiki üstadları bununla yetinmeyip bölmeye devam etmişler ve onaltılık, otuzikilik sesleri de bestelerinde kullanmışlar. İşte gavuran tayfasının aklının da parmağının da basmadığı sesler bu son ikisi. Her bir perdesi orta halli bir maydanoz tarlası genişliğinde olan gitar aletini çalan biri için zaten imkansız ötesi bir durum söz konusu oluyor haliyle.

Şimdi bu müzisyen dostumuzun iddiası şudur; “Yahu” demekte, “insan kulağı sekizlik notayı zaten zor algılarken bunların kullanılmasındaki hesap ne olabilir ki? Olsa olsa bestecinin ukalalığıdır.”

Yaaa…
İşte 24 notalık Beatles’ın “let it be” sini, “imagine” ini çalarken olabileceği maksimum konsantrasyon, karşında iki yana sallanan kıza kadar olabilen zihnin neden İsmail Dede’nin

Reh-i Aşkında idüp kaddimi kütah gönül aman efendim
Beni baştap çıkarıp eyledi gümrah gönül aman efendim

Diye hıçkıran Hüzzam nakış yürük semaiinde dış dünyaya kapanır da gizli gizli gözlerin yaşarır ey gaafil?..

Teknik olarak kulağın, parmağın en çok sekizlik seslerin icra ve mütalaasına yetebilir ancak her türlü teknikten alesta geniş bir boşluğa girersin ya bazen, işte insan kulağınla algılayamadığın onaltılık, otuzikilik seslerin sırtına biner de öyle yayılırsın gönül tarlalarına.
O sesler senin enstrümanının sapında değil o şarkının ta ruhunda yer alırlar.
Kulak duymaz, göz görmez, parmak basmaz; sadece gönül duyar.
İşte o şarkının kimliğidir o sesler…

Yıllar önce televizyonda bir maç seyretmiştim. Asya kupası mı neyse, İran-Irak maçı galiba…
Tahran stadı tam bir beton heyüla… yüzyirmibin mi, yüzellibin mi ne kapasitesi var ve lebaleb dolu. “Ulen “ dedim “amma tezahürat olur şimdi”
Maç başladı bir uğultuyla beraber ki nasıl anlatsam. Maç sürüyor hala uğultu. Maç bitti uğultu da bitti. Kalabalık yetmiyor demek; Uğultu tam organize de bir şey eksik; ama ne?

İngiltere’ de Liverpool tribünleri… Man-U, Chelsea, vd. Son derece organize, güzel şarkılar-marşlar falan… Bizde de Ş. Saracoğlu var bir benzeri. Ellibin kişi doluşmuş, bir gürültü, patırtı… Gökgürültüsü haltetmiş… Gürültü ki kuupkuru…

Nicelik olarak çokluğu yakalamakla büyük desibelleri de yakalayabilir her tribün. Mimari akustiğiniz iyidir eziverirsiniz küçük kalabalıkları bu da kolay… Ne kaa ekmek o kaa köfte demiş halkımız. Bu eşitliğin bir tarafına yığarsanız ekmeği, ve hatta komple ekmek fırını tesisini kurarsanız diğer tarafta ki köfte izdihamını kimse engelleyemez gayri Her tür köfte zıplaya zıplaya gelir yerleşiverir diğer tarafa.
Ama;
Bir şey vardır oralarda bir yerde…
Gözle görülmez, elle tutulmaz…
Kulak meselesi de değildir. Kulak birçok şeyi halleder ama bu onu da aşmıştır anlayamazsınız.
Gönüle vuran bir ses vardır bazı tribünlerde onaltılık ses gibi, otuzikilik ses gibi…
İşte o tribünün öz kimliğinden çıkar o sesler. Dinleyen duyar ama anlamaz.
Hisseder ama bilmez.
Henüz yitirilmemiş bir kimliğin sesi akar taraflı tarafsız herkesin gönlüne.

Günümüzde bu kimlik yenmiş bitirilmiştir çoğunlukla. Kuru gürültüye devrolmuştur en kabadayısı. Endüstriyel diyoruz ya işte o, ele geçirmeye tribünlerden başlar kulüplerden değil. Önce yokedilmesi gereken şey tribünlerin kimliğidir. Taraftar kimliğini müşteri kimliğine rücu ettikten sonradır ki sunulanı almaya hazır, sadece kıçının sıkıntısından mızıldanabilen kalabalıkları köfteyle beslemek daha kolaydır. Müşteri bizzat ekmek hamuru olmuşsa iş pişirmeye kalmıştır.

Amerikan filmlerinden biliriz çoğunlukla. Orada taraftar yerine seyirci olduğundan öyküler takımlar üzerinedir genellikle. Taraftar filmi çekemezler yok çünkü. Ama zaten oluşum eski dünyanın tersine işlemiştir oralarda. Bir tarih, bir gelenek yoksunluğu… Yerel sömürgecilikten direk endüstriyelleşmeyi ithal ettiklerinden, önce şirket-takımlarını oluşturmuşlar sonra da seyirciyi yaratıp direk bilet kesmeye başlamışlar. Herşey baştan ticarethane mantığına sığdırılmış. Yeni dünyada geliştirilen bu virüs eski dünyaya bulaşmış ve hızla yayılmakta. Tribünlerde yaratılmak istenen tablo, kafasında el çırpan şapkalarıyla, üzerlerinde marka formaları, ellerinde cola ve hamburgerleriyle oturup, tepeden sarkan ve her bir yüzü üzerinde maç oynanan sahadan daha büyük dev ekranlardan maçı izleyen Amerikan seyircisi profili…

Bizim tribünler her nasıl olmuşsa olmuş ve bu çarkın arasına sıkışmış bir taş sayesinde kendi sesini, kimliğini muhafaza etmeyi becerebilmiştir. Yumurtakafa Yılmaz’ın ilk sayıda yazdığı “Çarşı solcu mu?” başlıklı yazısında bu taşın nasıl yuvarlanıp o çarka sıkıştığı açık seçik anlatılıyor. Sonrasında ise o taşın, duran endüstriyel dişliler arasından nasıl sökülmeye çalışıldığına hepimiz şahit olduk ve olmaya devam ediyoruz hala…

Yani bilim, teknik, mekanik, teorik ve bol ekmekle global endüstriyelizmin parlak sesler çıkaran bir enstrümanı olmak, orta yerde zıplayan pahalı köftelere el çırpmak çok mümkün. Seni çalacak virtüözler de bol miktarda mevcuttur ancak parlak mekanlarda biriken kalabalıkların usta organizasyonlar ve yönetmenlerle yarattığı üst düzey gösterinin şov dünyasından öteye geçip gönüllerde yankılanmasının mümkünatı olamamaktadır.

Çünkü o tribünler kimliğini yitirmiştir.

Muhafaza eden taraftar grupları birer birer kaptırmışlardır kimliklerini…
Arkalarından gelen nesilleri kaptırmışlardır birkaç parlak incik boncuk parıltısına…
Endüstriyelleşmenin tribünlerden başlayan ele geçirme operasyonu karşısında teker teker yıkılmış barikatlardır o tribünler.
Şimdi elde kalan son barikat bizim tribünlerdir.
Yıkılmaya çalışılan, ele geçirilmeye çalışılan asıl odur, kulüp falan değil.
Sanıldığı gibi organize tezahüratlar, yüksek desibel rekorları değildir bizim tribünleri hedef yapan…
Şarkısını söylerken, derdini anlatırken sadece kendine ait sesiyle konuşmasıdır.
Susturulmaya çalışılan, yok edilmeye çalışılan, dejenere edilmeye çalışılan o sestir işte.
O ses bizim tribünlerin kimliğidir.
Hepimizin taşıması gereken, sen kimsin diyen endüstriyel futbolun ta alnının çatına dayayacağı kimliği…

Biz kimiz?

Biz, büyük olmayı "çok" olmak, önüne her geleni ezebilmek, görgüsüz hezeyanlarını tatmin için herşeyin ve herkesin alınıp satılabildiği ortamları yaratıp sonra da oradan beslenmek olan ve tapınılası tek değeri sadece ve sadece "güç" olarak görenlerin yer aldığı tribünün tam karşısında, Eto'o ların,Pluton'ların,Pakistan'lı bebelerin, Irak'lı dedelerin, Latin Amerika'lı işçilerin,siyahların-beyazların,kızılderililerin-eskimoların-çingenelerin,pazar malı ucuz beyaz pamuklusunun üzerine siyah şeritler diktirerek mahalle maçına çıkan veletlerin, o ucuz formayı o velete etiketini koymadan diken komşu teyzenin, topumuzu bize bedeli ruz-ı mahşerde ödenecek bir "borç" karşılığı veren bakkal amcanın, sözün özü "Halkın Takımı" yız.

İzleyiciler

online ziyaretçiler

Halkın Takımı Dergisi 1. sayı

Halkın Takımı Dergisi 1. sayı
Mayıs-2008

Halkın Takımı Dergisi 2. sayı

Halkın Takımı Dergisi 2. sayı
Temmuz-2008

Halkın Takımı Dergisi 3. sayı

Halkın Takımı Dergisi 3. sayı
Eylül-2008

Halkın Takımı Dergisi 4. sayı

Halkın Takımı Dergisi 4. sayı
Kasım-2008

Halkın Takımı Dergisi 5. Sayı

Halkın Takımı Dergisi 5. Sayı
Mart/2009
Web Stats